<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nurislam.Org &#187; Peygamberimiz</title>
	<atom:link href="http://www.nurislam.org/category/peygamberimizin-hayati/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.nurislam.org</link>
	<description>İslamiyet Portalı</description>
	<lastBuildDate>Sun, 04 Apr 2010 07:05:31 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Peygamberimizin Müşriklerle Yaptığı Antlaşmalar</title>
		<link>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-musriklerle-yaptigi-antlasmalar.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-musriklerle-yaptigi-antlasmalar.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:24:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Müşriklerle Yaptığı Antlaşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=45</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Peygamber'in İslâmı tebliği sırasında Mekke ve Medine'de muhtelif din mensuplarıyla münasebeti olmuştur....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber&#8217;in İslâmı tebliği sırasında Mekke ve Medine&#8217;de muhtelif din  mensuplarıyla münasebeti olmuştur. İslâm bir sulh dini olduğu için Rasûlullah da  muhataplarını İslâm&#8217;a davette daha çok antlaşma yolunu tercih etmiştir.  Arabistan toplumunun ekseriyetle müşriklerden meydana geldiği dikkate alınırsa  Hz. Peygamber&#8217;in de nübüvveti boyunca en çok müşriklerle meşgul olduğu görülür.  Ancak &#8220;müşrik&#8221; adı verilen toplumun bilhassa İslâm Tarihi açısından muhtevasını  belirlemek için önce bu kelimenin lügat ve ıstılah manalarını verelim. Müşrik  lügatta, «ortak koşmak» anlamına gelen «şerike» fiilinden türemiş bir kelime  olup, «Allah&#8217;a ortak koşan, Allah&#8217;a küfreden» manasında kullanılır. «Mirasta ve  alışverişte ortaklık» anlamına da gelen şirk, ayrıca «riya, nifak, Allah&#8217;tan  başkasına yemin, herhangi bir şeyi uğursuz saymak, hadiselerin meydana  gelişlerini âdî sebeplere bağlamak» manalarını da taşımaktadır. Istılahta ise  müşrik, açıktan açığa Allah&#8217;a ortak koşan, sayısız ilahlara inanan, müslüman,  yahûdî, sâbiî, Hıristiyan ve mecûsî olmayan, şirki din olarak kabul eden,  putlara tapan Arap müşrikleri (putperestleri)dir. Kur&#8217;ân&#8217;da, İslâmiyet’in zuhuru  esnasında Arabistan&#8217;daki mevcut dinler zikredilirken müşrikler ayrı bir grup  olarak bildirilmiştir. Hz. Peygamber devri dikkate alınırsa, ehl-i kitâb olan  yahûdî ve hıristiyanlarla evlenmek ve kestiklerini yemek helâl kılındığı halde,  mecûsî ve sâbiîlerden cizye alınmasına mukabil onların kadınlarıyla evlenmek ve  kestiklerini yemek yasaklanmıştır. Halbuki müşrik telakki edilen Arap  putperestlerinden ise, diğer din gruplarına tanınan imtiyazlardan tamamen farklı  olarak ne cizye alınmış, ne kadınları nikâh edilmiş ne de kestikleri  yenilmiştir. Bu manada Arap müşrikleri, mürtedlerle eşit mütâlâa edilmektedir.  Yani müşriklerle müslüman olmadıkları takdirde cizye imtiyazı tanınmaksızın  kendileriyle harp edilmiştir. Hz. Peygamber Mekke döneminde İslâm&#8217;ı kendi  kavmine tebliğ ederken müşriklerin bütün eza ve cefalarına sabretmiştir.  Kavminin işkenceleri karşısında dâima bir sulh antlaşmasının özlemini çeken Hz.  Peygamber, cahiliye devrinde Mekke&#8217;nin bozulan asayişini düzeltmek için kurulmuş  olan Hılfu&#8217;l-Fudûlü hatırlayarak antlaşma zeminini daima açık tutmuştur. Hz.  Peygamber Medine&#8217;ye hicretinin ilk günlerinden itibaren Ensâr ve Muhâcir  arasında kardeşlik bağını tesis etmiş, İslâm Tarihinde ilk anayasayı  hazırlayarak Medine Devleti&#8217;ni kurmuştur. Daha sonra komşu müşrik kabileler ve  Arabistan dahilindeki diğer müşriklerle bir çok gayeye istinaden antlaşmalar  yapmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-musriklerle-yaptigi-antlasmalar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peygamberimizin Ailesi ve Yakın Akraba İle İlişkileri</title>
		<link>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-ailesi-ve-yakin-akraba-ile-iliskileri.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-ailesi-ve-yakin-akraba-ile-iliskileri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:21:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Ailesi ve Yakın Akraba İle İlişkileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=42</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Peygamber'in sosyal hayatın düzenlenmesi hususunda Kur'an kaynaklı bazı ilkeler ortaya koyduğu görülür...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber&#8217;in sosyal hayatın düzenlenmesi hususunda Kur&#8217;an kaynaklı bazı  ilkeler ortaya koyduğu görülür. Müslümanların birbirleriyle kardeş oldukları,  insanların birbirlerine karşı iyilik ve yardımda bulunmaları ve zulme karşı hep  birlikte cephe almaları gibi prensipler bu ilkelerden birkaç tanesidir.  Bunlardan ayrı olarak sosyal hayatın düzenlenmesine yönelik bizzat Hz.  Peygamber&#8217;in tatbikî olarak ortaya koyup bütün müslümanları teşvik ettiği bir  çok uygulama örnekleri de vardır. Zayıf-güçlü, zengin-fakir ayırımı  gözetmeksizin tüm müslümanlara eşitlikle muamele edilmesi, Medine&#8217;de Ensar ve  Muhacirler’in birbirlerine destek olma açısından İslam kardeşliğinin yanında  daha somut bir kardeşlik müessesesinin kurulması, yardımlaşma ve hediyeleşme ile  selâmı yaygınlaştırma teşvikleri bütün bu uygulama örneklerinden birkaçı  durumundadır. Alınan bütün bu tedbirler ve ortaya konulan ilkeler hep genel  anlamda uyumlu ve barış içerisinde yaşayan bir toplumu oluşturmak gayesine  matuftur. Diğer taraftan kişinin yakın çevresi olarak ifade ettiğimiz ailesi ve  yakın akrabalarla ilişkileri de bu çerçevede önemli bir yere sahiptir. Cahiliye  Arap toplumunda asabiyet ruhunun ortaya çıkmasına neden olan kabile taassubu,  insanların aynı kabile ve kol içerisinde birbirleriyle olan yakın akrabalıkların  oluşturduğu bir durumdu. Ancak bu, o dönemde olduğu gibi daha önceki yıllarda da  önemli kabilevî savaşlara ve çekişmelere neden olmuştu. İşte Hz. Peygamber&#8217;in  kabile içi ve yakın akrabalar arası ilişkilerde ortaya koyduğu örnek yaşam, o  dönem kabile taasubundan kaynaklanan iç çekişmeleri bir kenara koyduğu gibi,  aile ve akrabalarla olan ilişkileri daha makul ve meşru çerçeveye oturtmuştur.  Rasûlullah’ın aile ve yakın akrabaları ile ilişkilerini Ehl-i Beyt&#8217;i ile  ilişkileri şeklinde de ifade etmemiz mümkündür. Zira, gerek Kur&#8217;an ve hadis  temeline dayanan deliller, gerekse Ehl-i Beyt tabirinin Arap dili içerisindeki  kelime anlamı bu iki unsuru da içerisine aldığını ortaya koymaktadır. Dar  anlamıyla Rasûlullah’ın eşleri, çocukları, Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz.  Hüseyin&#8217;i içerisine alan bu tabirin, geniş anlamda müslüman olan tüm yakın  akrabalarını da içerisine aldığı kabul edilmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-ailesi-ve-yakin-akraba-ile-iliskileri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peygamberimizin Eşleri ile İlişkileri</title>
		<link>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-esleri-ile-iliskileri.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-esleri-ile-iliskileri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:19:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Eşleri ile İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Eşleri ile İlişkileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=40</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Peygamber'in Hz. Hatice ile başlayan evlilik hayatı, onun vefatından sonra yaptığı diğer evliliklerle devam etmiştir....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber&#8217;in Hz. Hatice ile başlayan evlilik hayatı, onun vefatından sonra  yaptığı diğer evliliklerle devam etmiştir. Rasûlullah vefat ettiğinde bunlardan  dokuz eşinin sağ olduğu bildirilmiştir. Rasûlullah&#8217;ın hanımlarının altısı  Kureyşlidir. Bunlar Hz. Hatice, Hz. Aise, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Habibe, Hz. Ümmü  Seleme ve Hz. Sevde&#8217;dir. Kureyş dışındaki Araplardan olanlar ise Hz. Zeyneb bint  Cahş, Hz. Meymûne bint Haris, Hz. Zeyneb bint Huzeyme, Hz. Cüveyriye bint Haris  ve Arap olmayanlar ise Benû Nadir kabilesinden Safiyye bint Huyey, Mâriye  el-Kıptiyye&#8217;dir. Hz. Peygamber&#8217;in hayatında vefat eden iki eşi ise, Hz. Hatice  ve Hz. Zeyneb bint Huzeyme&#8217;dir. Hz. Peygamber&#8217;in aile hayatı, getirmiş olduğu  Îslamî prensipler çerçevesinde şekillenmiş, teorik olarak bildirdiği ilkelerin  pratik olarak hayata tatbikini ümmetine göstermiştir. Onun aile hayatında dünya  ve ahiret huzurunu elde etmek için ümmetine yaptığı şu tavsiye, aile hayatında  huzur ve saadetin temelini belirleyen bir prensip görünümündedir: “Sizin en  hayırlınız, ehline karşı en hayırlı olanınızdır. Ben eşlerine karşı en hayırlı  olanınızım. Sizlerden hanımlarına iyi davrananınız en iyiniz, onlara kötü  muamele edeniniz ise en kötünüzdür.” Hz. Peygamber&#8217;in İbrahim hariç çocuklarının  tümü Hz. Hatice&#8217;den dünyaya gelmişlerdir. Bunlar Kasım, Abdullah, Zeyneb,  Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma&#8217;dır. Hz. Peygamber&#8217;in diğer oğlu İbrahim ise  Mukavkıs tarafından kendisine hediye olarak gönderilen Mariye&#8217;den dünyaya  gelmiştir. Erkek çocukları küçük yaşlarda iken vefat etmelerine karşılık kız  çocukları büyümüşler ve evlenmişlerdir. Rasûlullah&#8217;ın evlilikleri birçok farklı  durum ve yönleri ihtiva etmesi nedeniyle müslümanlara her noktada örnek olma  özelliğine sahiptir. Hz. Hatice ile olan evliliği tek eşlilik örneği ve  yaşantısını bize sunarken, diğer evlilikleri ise, farklı hanımlarının farklı  kişisel özellikleri karşısındaki tutumunu ortaya koyması açısından bir  zenginliği ortaya çıkarmıştır. Bu noktada ilk olarak ifade edebileceğimiz unsur  eşlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde doğruluk ve sadakat prensibine bağlı  olmalarıdır. Huzurlu bir aile yaşantısının vazgeçilmez bir unsuru olan doğruluk  ve sadakat konusunda Hz. Peygamber’le eşleri arasında cereyan eden sayısız örnek  bulmamız mümkündür. Rasûlullah ile ticarî faaliyetlerle başlayan ilişkileri  evlilikle neticelenen Hz. Hatice&#8217;nin ona gösterdiği sadakat örneği bu konuda ilk  zikredilebilecek bir örnek olmaktadır. Hz. Hatice, gerek nübüvvetten önce  gerekse nübüvvetten sonra maddî ve manevî desteğini hiçbir zaman ondan  esirgememiştir. Kendisine ilk vahiy geldiğinde korkan ve endişelenen Hz.  Peygamber, durumu Hz. Hatice&#8217;ye anlatmıştı. Hz. Hatice ise onun hasletlerini  sıralayarak: &#8220;Hayır vallahi Allah kesinlikle seni utandırmayacaktır&#8221; diyerek,  ona gelenin melek, kendisinin de Peygamber olduğunu bildirerek onu teskin  etmişti. Rasûlullah ile hanımları arasındaki sadakatin diğer bir örneğini de,  Hz. Peygamber&#8217;in kendisinden dünyalık şeyler isteyen eşlerini vahyin emriyle,  Allah ve Rasûlü ile dünya nimetlerini tercih noktasında serbest bırakması,  onların da Allah&#8217;ı, Rasûlünü ve ahiret hayatını tercih etmeleridir.  Rasulullah&#8217;ın aile hayatında eşlerinin ona gösterdiği sadakate karşılık, Hz.  Pey-gamber&#8217;in de onların haklarına riayet ettiğini görüyoruz. Asıl itibariyle  aile içerisinde eşlerin karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına riayet  etmeleri Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de zikredilen bir prensip olarak karşımıza çıkmaktadır:  &#8220;&#8230;Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi kadınların da erkekler  üzerinde hakları vardır,..&#8221; ifadesi bu konuya işaret etmektedir. Bu hususla  ilgili olarak Rasûlullah&#8217;ın bir sefere çıkacağı zaman eşleri arasında kura  atması ve sırayla eşlerini yanında götürmesi, yine, her eşi için bir gün ve gece  tahsis etmesi onların haklarına gösterdiği titizliğin örnekleri olmaktadır. Hz.  Aişe&#8217;ye olan sevgisinin daha fazla olduğu, birçok rivayete yansıyan bir konu  olmakla birlikte bu durum eşleri arasında bir eşitsizliğe ve muamele  farklılığına neden olmamıştır. Nitekim hayatında gösterdiği uygulamalarla  müslümanlara örnek olarak sunduğu bu hususu Veda Hutbesi’ndeki temel ilkeler  çerçevesinde de zikrederek konunun önemine işaret etmiştir; &#8220;Ey insanlar, sizin  kadınlar üzerinde birtakım haklarınız vardır. Onlar sizin haklarınıza riayet  etmelidirler. Onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlara karşı iyi  davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele ediniz. Siz onları Allah&#8217;ın ahdi ile  aldınız. Onlar size Allah&#8217;ın ahdi ile helal olmuştur&#8230;&#8221; Bir defasında  kadınların kocaları üzerindeki haklarının neler olduğunu soran bir sahabiye  Rasûlullah: &#8220;Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine  vurmamak, onu çirkin görmemek&#8221; diye cevap vermiştir. Hz. Peygamber&#8217;in tüm  hanımları da bir eş ve bir peygamber olarak Rasulullah&#8217;ın haklarına riayet  etmişler, peygamberliğinden kaynaklanan hususiyetlerinin korunmasında gerekli  titizliği göstermişlerdir. Bir defasında Hudeybiye anlaşmasının devam etmesini  istemek üzere Mekke müşriklerinin reisi durumunda olan Ebû Süfyan Medine&#8217;ye  gelmişti. İnsanların kendisine rağbet etmemesi üzerine kızı Ummü Habibe&#8217;nin  evine giderek ondan yardım istemeyi düşünmüştü. Kızının yanına girdiğinde  Rasûlullah&#8217;ın sedirinin üzerine oturmak istemiş, ancak Ümmü Habibe buna müsade  etmemişti. Bunun üzerine Ebû Süfyan: &#8220;Ey kızım, beni mi yataktan kıskanıyorsun  yoksa yatağı mı benden?&#8221; diye sorunca O: &#8220;Sen müşriksin ve necissin,  Rasûlullah&#8217;ın yatağına oturamazsın&#8221; diyerek bu konudaki hassasiyetini  göstermiştir. Aile hayatındaki huzuru sağlayan diğer bir önemli husus da,  eşlerin birbirlerine karşı gösterecekleri sevgi ve saygı unsurudur.  Rasulullah&#8217;ın birçok hadisine yansıyan bu unsur, onun pratik hayatında da  gösterdiği husus olmuştur. Bir hadisinde: &#8220;Müminlerin iman bakımından en  mükemmeli huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız kadınlarına karşı hayırlı olanlardır&#8221;  buyurmaktadır. Yine, &#8220;bir kimse hanımına kin beslemesin, onun bir huyunu  beğenmezse bir başka huyunu beğenir&#8221;, &#8220;Size hanımlarınıza iyi davranmanızı  tavsiye ediyorum&#8230;&#8221; örneklerinde ifadesini bulan bu emirler hep eşler  arasındaki sevgi ve saygıyı temin etmek içindir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice&#8217;nin  saygısı ve fedakârlığını, onun sağlığında olduğu gibi vefatından sonra da  unutmamış, her fırsatta sevgi ve saygı ile anmıştır. Yine onun hatırasını andığı  bir günde Hz. Aişe: &#8220;O yaşlı kadını ne anıp duruyorsun? Allah onun yerine sana  daha iyisini verdi&#8221; deyince, Rasûlullah buna kızmış ve: &#8220;Allah, bana ondan daha  hayırlısını vermedi. O, hiç kimsenin kabul etmediği bir zamanda bana iman etti,  herkesin beni yalanladığı bir zamanda o beni tasdik etti, kimsenin bana bir şey  vermediği esnada, o malını benim için kullandı ve kimsenin çocuk vermediği bir  dönemde o bana çocuk verdi&#8221; diye cevap vermiştir. Diğer taraftan, kendisine en  sevgili kim olduğu sorusuna &#8220;Âışe&#8221;, erkeklerden de &#8220;Onun babası&#8221; şeklinde cevap  vermesi, Rasulullah&#8217;ın eşlerine duyduğu sevgi ve saygıyı gösteren bir unsur  olmaktadır.</p>
<p>Rasûlullah&#8217;ın aile fertleriyle ilişkilerinde hoşgörü ve fedakârlık örneklerinin  yanı sıra sevinç ve üzüntüde birlik ve destek olma unsurlarının da önemli bir  yer tuttuğunu görürüz. Onların meşru istek ve hareketlerini hoşgörüyle  karşılamış ve bu konuda onlara yardımcı olmuştur. Mescidin avlusunda kılıçlarla  gösteri yapan Habeşli ekibin gösterisini izlemek isteyen Hz. Aişe&#8217;nin bu  isteğini kabul etmiş ve gösteri sonuna kadar beklemek suretiyle ona yardımcı  olmuştur. Hayber’in fethinden sonra Hz. Peygamber&#8217;in evlendiği Safiyye Medine&#8217;ye  geldiğinde, Hz. Aişe onu görmeye gitmişti. Döndüğü zaman Rasûlullah onu nasıl  bulduğunu sorunca Hz. Aişe: &#8220;Bir yahudi kızı gibi&#8221; diye cevap vermişti. Hz.  Aişe&#8217;nin kişisel birtakım nedenlerle ve onun güzelliği karşısında verdiği bu  cevaba Rasûlullah kızmamış ancak: &#8220;Öyle deme ey Aişe, o İslam&#8217;ı kabul etti ve  onun İslam&#8217;ı ne güzeldir&#8221; diyerek onun düşüncesini tashih etmiştir. Hz.  Peygamber&#8217;in aile fertleri sıkıntılar karşısında onun en büyük yardımcıları  olmuşlardır. Aile hayatındaki dayanışmanın en güzel örneklerini onların  hayatlarında bulmamız mümkündür. Hudeybiye müsalahasının yapıldığı yıl  müslümanlar umre için niyetlenmişler, ihrama girerek kurban kesmek için hazırlık  yapmışlardı. Bütün bu hazırlıklara rağmen müşrikler müslümanları Mekke&#8217;ye  sokmamışlar ve Hz. Peygamber&#8217;le bir anlaşma yapmışlardı. Anlaşma müslümanların  aleyhine birtakım maddeler ihtiva etmesinin yanında o sene umre yapmalarına izin  vermiyordu. Anlaşma imzalanıp bitince müslümanlar çok üzülmüşler ve bunu kabul  etmekte zorlanmışlardı. Hz. Peygamber: &#8220;Kalkın, kurbanlarınızı kesin, traş olun  ve ihramdan çıkın&#8221; demesine ve bunu üç defa tekrar etmesine rağmen kimse bunu  yapmıyordu. Bu duruma çok üzülen Rasûlullah (sav), o anda yanında olan hanımı  Ümmü Seleme&#8217;nin yanına girerek durumu ona anlattı. Bunun üzerine Ümmü Seleme:  &#8220;Ya Rasûlallah, dışarı çık, kimse ile konuşmadan kurbanını kes, sonra birini  çağırarak traş ol ve ihramdan çık&#8221; dedi. Hz. Peygamber de onun dediği gibi  yaparak ihramdan çıktı. Hz. Peygamber&#8217;in yaptığını gören ashab da isteksiz bir  şekilde de olsa kurbanlarını keserek ihramdan çıktılar. Bu hadise göstermektedir  ki, Ümmü Seleme, müslümanların üzüntülerinden ve müşriklere olan nefretlerinden  dolayı Rasûlullah (sav)&#8217;ın emrine itaat etmedikleri, Rasûlullah&#8217;ın da bu duruma  çok üzülüp çaresiz kaldığı bir esnada bir tavsiyede bulunmuş, bu tavsiyesiyle  hem müslümanların Hz. Peygamber&#8217;in sözünü tutmalarını, hem de Rasûlullah&#8217;ın  üzüntüsünün sona ermesini sağlamıştır. Hz. Peygamber&#8217;in ailesinde öne çıkan  diğer bir özellik de, birtakım maddi sıkıntılar karşısında gösterilen sabır ve  kanaatleridir. Rasûlllah (sav)&#8217;ın hanımlarının bazıları fakir insanlar iken  diğer bazıları da zengin aile çocukları idiler. Ancak bunların hepsi, Allah  Rasûlü’ne eş olmaya karşılık bütün bu dünyevî zinet ve varlıktan feragat ederek  büyük bir sabır örneği göstermişlerdir. Hz. Aişe&#8217;den nakledilen bir rivayette o:  &#8220;Biz, Âl-i Muhammed bir ay durur ve (bir yemek pişirmek için) o süre içerisinde  bir ateş dahi yakmazdık. Evde bulunan yiyecek sadece kuru hurma ve su idi&#8221;  demektedir. Yine diğer bir rivayette onun: &#8220;Al-i Muhammed Allah&#8217;a kavuşuncaya  dek üç gün arka arkaya buğday ekmeğinden doya doya yememişlerdir&#8221; ifadesi bu  noktada feragat ve sabrı göstermektedir. Hz. Peygamber&#8217;in, zengin ve lüks bir  hayattan daha ziyade fakir ve sahip olduğu rızka şükreden bir hayatta olmayı  arzu ettiğini bildiren daha birçok rivayeti görmemiz mümkündür. Onun: &#8220;Ey  Allahım bana fakir bir insan hayatı ver, beni fakir olarak öldür ve fakirlerle  haşret&#8221; diye dua etmesinden sonra, bunun nedenini soran Hz. Aişe&#8217;ye: &#8220;Çünkü  onlar cennete zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Ey Aişe, fakir bir insanı  geri çevirme, verebileceğinin hepsini ver. Yarım hurma olsa bile&#8230;&#8221; diye cevap  vermiştir. Bir hadisinde Rasûlullah (sav): &#8220;Erkek ailesinin çobanıdır ve aile  efradından sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve onlardan sorumludur&#8221;  buyurduktan sonra: &#8220;Hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz&#8221; diyerek  çerçeveyi en geniş şekliyle göstermiştir. Bu, aile içerisinde edeb, ahlâk,  fazilet ve bilgi açısından eğitime işaret etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-esleri-ile-iliskileri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peygamberimizin Çocukları ile İlişkileri</title>
		<link>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-cocuklari-ile-iliskileri.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-cocuklari-ile-iliskileri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:18:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuklar ile ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Çocukları ile İlişkileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=38</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Peygamber'in çocuklarıyla ilişkilerinde de bu tür eğitim unsurunu çokça görmemiz mümkündür. Islâmî terbiye altında onları yetiştirmiş...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber&#8217;in çocuklarıyla ilişkilerinde de bu tür eğitim unsurunu çokça  görmemiz mümkündür. Islâmî terbiye altında onları yetiştirmiş, evliliklerinden  sonra da onlarla ilgilenmeye devam etmiştir. Bu ilgi onların birtakım maddi  ihtiyaçları açısından olduğu kadar manevî ihtiyaçları açısından da gerekmiştir.  Bu konuda kendi çocukları ile daha sonra evlendiği hanımların önceki  evliliklerinden olan çocukları arasında bir fark olmamıştır. Onlara da aynı  sevgi ve şefkati göstermiş, zaman zaman da gerekli uyarılarla onları eğitmiştir.  Bir defasında Hz. Peygamber Ümmü Seleme&#8217;nin önceki eşi Ebû Seleme&#8217;den olan oğlu  Ömer&#8217;in yemek yerken tabağın her tarafından yediğini görünce onu: &#8220;Oğul, besmele  çek, sağ elinle ye ve hep önünden ye&#8221; diyerek ikaz etmiştir. Medine döneminde  kızı Fatıma ile damadı Ali&#8217;nin evlerine, her gün sabah namazına kalktığı zaman  uğrayıp onları namaza kaldırması da onun çocuklarının evliliklerinden sonra bile  eğitimlerine gösterdiği itinayı ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber yüklenmiş  olduğu risalet görevinden ayrı olarak beşer olma özelliği içerisinde bir baba  olarak çocuklarının sevinçleriyle sevinmiş, üzüntüleriyle üzülmüştür. Büyük kızı  Zeyneb&#8217;in kocası Ebu&#8217;l-As, Bedir harbinde müşrikler safında savaşa katılmış ve  müslümanlara esir düşmüştü. Fidye karşılığında esirlerin serbest bırakılması  esnasında Ebu&#8217;l-As da hanımının bir gerdanlığını vermek suretiyle serbest kalmak  istemişti. Hz. Peygamber, Hz. Hatice&#8217;nin evlilik hediyesi olarak kızına verdiği  bu gerdanlığı görünce çok üzülmüş ve ashabına: &#8220;İsterseniz bunu alır, isterseniz  geri verirsiniz&#8221; demişti. Rasûlullah&#8217;ın çok üzüldüğünü gören ashabı da bunu  hemen kendisine iade etmişlerdi. Daha sonraki süreçte Hz. Peygamber Ebu&#8217;l-As&#8217;dan  kızını Medine&#8217;ye getirmesini istemiş, o da verdiği söz üzerine Zeyneb&#8217;i  Rasûlullah&#8217;a getirmişti. Kızının kendi yanına gelmesine çok sevinen Rasûlullah,  bu konuda Ebu&#8217;l-As&#8217;ı takdir etmiştir. Aynı şekilde Hz. Osman ile evlenen kızı  Rukiyye&#8217;nin kocası ile Habeşistan&#8217;a hicret ettikten sonra, Rasûlullah, uzun süre  ondan haber alamaması nedeniyle üzülmüş, bir kadının onları gördüğünü ve iyi  olduklarını haber vermesi üzerine de sevinmişti. Yine diğer kızı Ümmü Gülsüm&#8217;ün  kabri başında gözyaşı dökmesi hep sevinç ve üzüntülerin tarih kaynaklarına  yansıyan görüntüleri olmaktadır. Diğer kızı Fatıma ve damadı Ali ile birlikte  torunları Hasan ve Hüseyin hakkındaki bu tür birçok örneği tarih ve hadis  kaynaklarında görmek mümkündür. Genel olarak ifade etmek gerekirse Rasûlullah&#8217;ın  aile hayatı, taşıdığı özellikler nedeniyle maddî planda olduğu kadar manevî  planda da örnek konumundadır, Onun aile hayatında uyguladığı ilkeler her dönemde  önemini kaybetmeden varlığını sürdürmektedir. İnsan toplumlarının en küçük  ünitesi olan aile hayatının mutlu ve huzurlu olması, toplumun huzurunu  sağlayacağı gerçeği en güzel örnekleriyle Rasûlullah&#8217;ın aile hayatında  görülmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/peygamberimizin-cocuklari-ile-iliskileri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muallim Peygamber</title>
		<link>http://www.nurislam.org/muallim-peygamber.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/muallim-peygamber.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:16:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Muallim Peygamer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=36</guid>
		<description><![CDATA[Tebliğ – Eğitim İlişkisi Kur'ân’a göre Peygamber, sadece “tebliğ” göreviyle yükümlüdür: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tebliğ – Eğitim İlişkisi Kur&#8217;ân’a göre Peygamber, sadece “tebliğ” göreviyle  yükümlüdür: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et. Eğer bunu  yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”1 Ey Muhammed! “Sana yalnız tebliğ  etmek düşer.”2 “Peygamberin görevi, sadece tebliğ etmektir.”3 Kelime olarak  tebliğ; ulaştırmak, eriştirmek, haber vermek anlamındadır. Terim olarak anlamı  ise, Peygamber’in, Allah’tan aldığı mesajları aynen insanlara ulaştırması’dır.  Bu, peygamberlerin vazgeçilmez niteliklerinden biridir.4 Ulaştırmaya konu olan  şey, bir bilgi, bir haber, bir mesaj ise, o zaman öğretme de söz konusu olur.  Nitekim, tebliğ kelimesinde bazı sözlükler öğretmek anlamını da vermişlerdir.5  Bu kısa bilgiler, “tebliğ”in, öğretimle ilişkisini ortaya koymaktadır. Tebliğ,  bir mesajın bir takım ifade kalıplarına dökülerek muhataba rasgele duyurulması  şeklinde anlaşılamaz. Bir mesaj, bir bilgi, eğer muhatap tarafından doğru  anlaşılmış, doğru kavranmış ise ona ulaşmış demektir. “Doğru anlaşılması”ndan  maksat, kaynak kişinin anladığı anlamın aynısını, alıcı kişinin anlamasıdır.  İletilmesi düşünülen mesajın anlamı, kaynakla alıcı arasında ortak kılmamışsa, o  ulaştırılamamış demektir. Kısacası, kaynak kişi ile alıcı arasında iletişim  sağlanmadıkça “tebliğ” gerçekleşmiş olmaz. Şu halde tebliğ, bir iletişimdir,  diyebiliriz. Meseleye böyle yaklaşınca tebliğin, bir eğitim-öğretim işi olduğu  gerçeğiyle karşılaşırız. Esasen Kur&#8217;ân, sadece “tebliğ” etmekle yükümlü  bulunduğunu ve bunu mutlaka yapmak mecburiyetinde olduğunu bildirdiği  Peygamber’i, “öğretici ve eğitici” olarak nitelendirmekte; O’nun yaptığı işin,  bir öğretim ve eğitim faaliyeti olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Nitekim  kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size Kitab’ı ve  hikmeti öğreten, size bilmediklerinizi öğreten bir Rasul gönderdik.”6 “O  (Allah), ümmîlerin arasından kendilerine âyetlerini okuyan, onları arıtan,  onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir.”7 Bütün bu  anlamdaki âyetler, Peygamber’in tebliğ görevinin, tamamen bir eğitim-öğretim  görevi olduğunu; “mubelliğ-peygamber”in de, “muallim-peygamber” anlamına  geldiğini açıkça ortaya koymaktadırlar. Kaldı ki, Peygamber’in bizzat kendisi  de, vurgulu bir ifadeyle, “Ben, ancak ve ancak öğretmen olarak gönderildim”8  buyurarak bu temel görev ve niteliğini açıkça belirtmektedir. O’nun peygamber  olarak gönderiliş amacını ifade eden şu sözü de bu hususu desteklemektedir: “Ben  ancak, ahlak güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.”9 Kur&#8217;ân’da Allah,  Peygamber’in aslî görevinin ne olduğunu açık seçik ortaya koyduğu gibi, bu  görevini yaparken temel konumuyla bağdaşmayacak tavırlar takınmaması için de  O’nu uyarmaktadır: “Biz seni, onlara koruyucu-bekçi olarak göndermedik; sana  düşen, sadece tebliğdir.” 10 “Hatırlat, uyar! Zira sen, sadece hatırlatıp  uyaransın; onlara zor kullanacak değilsin.”11 “Dinde hiçbir zorlama yoktur.”12  Bu durumda Peygamber’in yapacağı iş, eğitim-öğretim faaliyetini en uygun biçimde  yürüterek insanlara ulaşmak, onlarla iletişim sağlamaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/muallim-peygamber.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Farklı toplum kesimlerinin</title>
		<link>http://www.nurislam.org/farkli-toplum-kesimlerinin.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/farkli-toplum-kesimlerinin.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:15:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Farklı toplum kesimlerinin]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Sosyal Hayatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=34</guid>
		<description><![CDATA[İlk Farklı toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını ferd, aile, millet, ümmet ve insanlık düzeyinde ve ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://img440.imageshack.us/img440/9817/peygamberyz4.jpg" border="0" alt="" width="165" height="125" align="left" />İlk Farklı toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını  ferd, aile, millet, ümmet ve insanlık düzeyinde ve evrensel çerçevede  karşılamak, şekillendirmek ve örneklendirmek üzere gönderilmiş bulunan Hz.  Peygamber’in davranışları ve hayatı, “üsve-i hasene” yani evrensel yegâne hayat  modeli olarak Allah tarafından takdim edilmiştir. Zengin ve varlıklı, fakir ve  yoksul, yöneten ve yönetilen, zayıf ve kimsesiz, fatih ve muzaffer, öğretmen ve  öğrenci, tüccar ve esnaf, işveren ve işçi, hulasa her çeşit insan onun hayatında  örnek alacağı birşeyler bulabilmiştir. Hz. Peygamber’in sosyal ilişkilerinde  farklı inanç gruplarıyla bir arada, onların temel hak ve hukuklarını gözeterek  yaşadığı görülmektedir. Özenle ayarlanmış bu hassas dengeyi korumak O’nun  idarecilik dehasını, mağdur ve mazlumun yanında olmak O’nun merhamet ve şefkatle  örülmüş seçkin şahsiyetini, toplumun her renk ve unsurunu kendi değerleriyle  yaşayarak hoşnut etmek ise, O’nun şahsiyetinin kuşatıcılığını göstermektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/farkli-toplum-kesimlerinin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kuran&#8217;da Hz.Peygamber</title>
		<link>http://www.nurislam.org/kuranda-hzpeygamber.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/kuranda-hzpeygamber.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:11:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Peygamberliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranda Hz.Peygamber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=31</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Peygamberi tanımak; onu kabullenmek, yakınlık hissetmek, örnek almak ve sevmek için vazgeçilmez bir esastır....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamberi tanımak; onu kabullenmek, yakınlık hissetmek, örnek almak ve  sevmek için vazgeçilmez bir esastır. Tanımadan ne iman etmek, ne sevmek ne de  örneklemek söz konusu olamaz. Tebliğin baş köşesine seçtiğimiz kelam-ı ilahî de  bunu açıkça ifade etmekte ve inkâr edenlere, peygamberlerini tanımadıkları için  mi onu reddettiklerini sormaktadır. Sadece tanımak yeterli bir öğe değildir.  Asıl ve önemli olan yeterli ve doğru tanımaktır. Amaç; Hz, Peygamberin, beşer  üstü niteliğini değil, beşeri kimliğini bilmek ve tanımaktır. Beşer üstü  niteliği, yani nebevî kimliği, imanla sorumlu olduğumuz alanla ilgili olup,  bilgi sınırlarımız ve kavrayışımızın dışında, sadece peygamberlerin müşahede  ettiği, örneklemekten söz etmenin bile anlamsız olduğu hususî ve çok özel bir  tecrübedir. Beşerî kimliği ise, kavramak, öğrenmek ve örnek almak zorunda  olduğumuz, ilahi vahyin somutlaştığı formattır. Hz. Peygamberi tanımak, doğru  anlamak ve özellikle örneklenmesi için dikkat edilmesi gereken hususlardan biri  belki de ilki İslâm&#8217;ın ulusal bir din, elçisinin de ulus peygamber olmadığıdır.  Evrensel değerleri ihtiva eden mesajları olan bu din, merkeze yerleştirdiği  &#8220;insan&#8221; anlayışı ile mahallî ve millî motifleri sevgi ile kucaklayarak,  farklılaşan pratikleri, aynı özden kaynaklanan değerler manzumesinin tabii bir  sonucu ve farklı bir formatı olarak görür ve kültürel zenginliğin gelişmesine  imkân sağlar. Bu sebepledir ki, aynı evrensel değerlerin ortaya çıkardığı farklı  formatlar zıtlaşmayı değil yakınlığı doğurur. Hz. Peygamberi tanır ve  örneklerken yöresel ve kültürel motiflerin dinî olandan ayırt edilmesinde belki  de en önemli yardımı, Kitap-Sünnet bütünlüğünü gözden kaçırmadan, sünnetin her  zaman üç boyutlu, yani; fiilî, kavlî, takrirî, olarak algılanması sağlayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/kuranda-hzpeygamber.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Son Peygamberin Mucizeleri</title>
		<link>http://www.nurislam.org/son-peygamberin-mucizeleri.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/son-peygamberin-mucizeleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:09:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Peygamberliği]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Mucizeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Son Peygamberin Mucizeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=29</guid>
		<description><![CDATA[KUR'AN-I KERİM Lafız ve manasındaki yüksek belagat Kur'an şiir olmadığı gibi, nesir de, baştan sona kadar kafiyeli seci' de değildir....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KUR&#8217;AN-I KERİM Lafız ve manasındaki yüksek belagat Kur&#8217;an şiir olmadığı gibi,  nesir de, baştan sona kadar kafiyeli seci&#8217; de değildir. O başlı başına eşine  rastlanmayan ilahî bir metindir. Bu sebeple Araplar emsalini görmedikleri için  onun karşısında aciz kalmışlar, aciz kalınca da Kur&#8217;an&#8217;ın sihir olduğunu iddia  etmekten başka bir yol bulamamışlardır. Bugüne kadar gelen bütün şairler,  edebiyatçılar, Kur&#8217;an&#8217;ın nazmı ve manası karşısında aciz ve hayran kalmışlar,  tek bir âyetin dahi benzerini söyleyememişlerdir. İcazı ve belagati insan sözüne  benzemez. Tek kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki o  mükemmelliğe ulaşılamaz. Kur&#8217;an&#8217;ın icazının iki unsuru vardır, ikisi de vahye  dayanır: nazmı ve manası. Kur&#8217;an&#8217;ın mucize oluşunun en açık delili yüce  belagatidir. Allah bu ilahî kitabında bütün zaman ve mekânları kuşatacak bir  şekilde beyan ve fesahat erbabına meydan okumuş, hiç kimse bir cümlesinin  benzerini söyleyememiştir. Deneyenler olmuşsa da hepsi aciz kalmıştır. Bu güne  kadar aksi isbat edilmediği için bundan sonra olması da mümkün değildir. (Bu  hususta meydan okuyan ayetler (el-Bakara,23-24; el-İsra,88; Hud,13-14; Yunus,  38) Meydan okumanın Arapçayı en güzel bir şekilde kullananlara yöneltilmesi  dikkat çekicidir. Hz. Muhammed (sav) ümmi idi Hiç kimseden bir şey okumamış,  öğrenmemiş, hiç bir şey yazmamıştı. Buna rağmen ondan önce gelmiş peygamberlerin  kıssaları, daha önceki ümmet ve kavimlere dair olayların gerçek olarak Kur&#8217;an&#8217;da  anlatılması bir mucizeden başka bir şey değildi. Kureyşliler onun okur-yazar  olmadığını biliyorlardı. Daha önceki kavim ve peygamberlere dair tarihi olaylar  kıssa ve vak&#8217;aları nereden öğrendi? Bu ancak ilahi vahyin ta kendisi idi. &#8220;Ey  Muhammed! (Bu Kur&#8217;an sana indirilmeden önce) Sen daha önce bir kitaptan okumuş  ve sağ elinle de onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıla uyanlar şüpheye  düşerlerdi.&#8221; (Ankebut ,48 ) Geçmiş Peygamber ve ümmetlere dair olayları  anlatmakla yetinmemiş gelecekte olacak bir çok hususu da haber vermiştir Bu  olaylardan en önemlisi; Ateşe tapan Perslerin mağlup ettikleri Rumlar karşısında  çok kısa zamanda mağlup olacaklarını ve Rum Devleti&#8217;nin galip geleceğini haber  vermesidir ki, o gün için bu haberin çok uzak bir ihtimal olduğu söylenmiştir.  Ama Allah&#8217;ın (cc) Kur&#8217;an&#8217;da haber verdiği gibi olmuş, on sene geçmeden Rumlar  Persleri mağlup etmiştir: &#8220;Elif. Lâm. Mîm. Rumlar, yenildi. Arapların bulunduğu  bölgeye en yakın bir yerde onlar, Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç  yıl içinde galip geleceklerdir.&#8221; (Rum, 1-5) Allah Peygamberine Mekke&#8217;yi  fethedeceğini müjdelemiştir Rivayet edildiğine göre, Peygamber, Hudeybiye&#8217;ye  çıkmadan önce rüyasında kendisinin ve ashabının emniyet içinde başlarını tıraş  ederek Mekke&#8217;ye girdiklerini görmüş, bunu ashabına haber vermişti. Onlar da çok  sevinmişlerdi. Nihayet sefere çıkıp, Hudeybiye&#8217;de alıkonulup döndükleri zaman bu  durum onları çok üzmüştü. Bazı münafıklar da üstü kapalı konuşmalara  başlamışlardı. Bunun üzerine fethin müyesser olacağı bildirilerek, bir sene  önceki fetih (Hayber fethi) hatırlatılmıştır.</p>
<p>&#8220;Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven  içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram&#8217;a  gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir  fetih verdi.&#8221; (el-Feth, 27) Arapların bilmediği bir çok dini inanç, amel ve  ahlâki hususları Kur&#8217;an beyan etmişti Araplar tevhid akidesi, meleklere, gayba,  kıyamet ve hesap gününe, amellerin karşılığı olan Cennet ve Cehenneme iman  etmenin gerektiğini bilmedikleri gibi, teşri ile ilgili hükümleri, helal ve  haramı, insanın saadetini temin eden ahlâki kuralları, kardeşlik ve yardımlaşma  ruhunu, birr ve takvayı, aile ve insanlara karşı görevleri de bilmiyorlardı.  İnsan hayatı için çok önemli olan bu kuralları anlatan âyet-i kerimeleri Hz.  Peygamber insanlara okuyarak tebliğ ediyordu. Kendisi Ümmi idi. Hukuk,  sosyoloji, psikoloji tahsil etmediği gibi, felsefe, ahlak ve gayba dair de bir  şeyin eğitimini almamıştı. O halde bu İlahi hazineden kendisine vahyedilen  nübüvvetten başka bir şey değildi. Kur&#8217;an&#8217;ın bir çok âyetinde ilmî hakikatler  açık olarak ifade edilmiştir. Kainat, gök, yer, yıldızlar, gezegenler, gece ve  gündüzün oluşumu, insan yaratılışı ile ilgili cismanî, aklî ve ruhî safhalar,  nebat, hayvan ve böceklerle ilgili beyan ve açıklamalarla, bulutlar yağmur,  fırtınalar, dağlar, ağaçlar nehirler, denizler gibi kainatta mevcut olan her  şeyin tafsilatlı açık ve net olarak anlatılması asrımızın ilim adamlarını dahi  hayrette bırakmıştır. Kur&#8217;an nazil olduğunda insanoğlu bunları bilmediği gibi,  uzun zaman da anlayamamıştır. Ancak bu asrımızda ilmin çok gelişmesiyle  Kur&#8217;an&#8217;ın ifade ettiği bu hakikatler anlaşılmıştır. Kur&#8217;an&#8217;ın nüzulundan bu güne  kadar on dört asır geçmesine rağmen ne naslarında ve ne de mana ve kast ettiği  hususlarda hiçbir tenakuz, kusur ve bozulma görülmemiştir. Kur&#8217;an hem ifade  bakımından, hem mana ve hüküm bakımından bir bütünlük arz etmektedir. İnsanların  söylediği sözler, güzellik ve düzgünlük bakımından daima aynı olmaz. Yazan ve  söyleyenin içinde bulunduğu hal ve şartlara göre değişir. Kur&#8217;an&#8217;ın ifade ve  üslubu ise baştan sona emsalsiz bir güzellik ve düzgünlük içindedir. Bu sözlerin  ihtiva ettiği mana, hüküm ve haberler de, yaratılış öncesinden ebediyete kadar  hemen her şeye temas ettiği halde tam bir tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum  arz etmektedir. Yalnızca bunları düşünmek ve tesbit etmek bile, Kur&#8217;an&#8217;ın insan  eseri olmadığını, Allah&#8217;tan gelmiş bulunduğunu anlamaya yetecektir. &#8220;Hâla Kur&#8217;an  üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah&#8217;tan başkası tarafından  gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.&#8221; (en-Nisa 82) Kur&#8217;an&#8217;ın pek  çok olan icaz yönleri, genel olarak şu iki kısımda toplanarak özetlenebilir: 1-  Bütün insanları hedef alan i&#8217;câzı: Kur&#8217;an&#8217;ın o zamana kadar duyulmayan, adı sanı  bilinmeyen gaybî hakikatlerden haber vermesi ve bunların aynen çıkması, geçmiş  ümmetlerden ve onların kıssalarından bahsetmesi, bütün devirlerde, her yerde ve  her millete uygulanabilen genel ve eşsiz bir hukuk sistemi ortaya koyması  mucizedir. Çünkü Hz. Muhammed (sav) ümmî idi, okuması yazması yoktu. Onun  herhangi bir âlim ve mürşidden ders almadığı, hukuk ve kanun okumadığı tarihen  sâbittir. O halde, böyle ümmî bir zâtın, Kur&#8217;ân-ı Kerim gibi, Arap belâgat ve  fesâhatının zirvesinde olan ilahî hikmetlerle dolu eşsiz bir hukuk sistemini,  kendi çabasıyla meydana getirebilmesi mümkün değildir. İşte Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in bu  yöndeki icazını ve onun büyük bir mucize olduğunu aklı selim sahibi herkes  rahatlıkla kavrayabilir. 2- Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in Araplara yönelik bulunan i&#8217;câzı:  Bu Kur&#8217;ân&#8217;ın ilâhî lâfzının, eşsizliğidir. Kur&#8217;an&#8217;ın hayret verici, insanı  büyüleyen yüce bir belagatı ve eşsiz bir fesahatı vardır. Eşsiz bir uslup, geniş  ve engin bir manâ hazinesi olan Kur&#8217;ân-ı Kerim, asırlardır tekrar tekrar meydan  okuduğu halde, Arap edebiyatı, belagat ve fesahat üstadları bu güne kadar  Kur&#8217;ân&#8217;ın bir benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/son-peygamberin-mucizeleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vahiy ve Hz.Peygamber</title>
		<link>http://www.nurislam.org/vahiy-ve-hzpeygamber.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/vahiy-ve-hzpeygamber.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:07:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Peygamberliği]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy ve Hz.Peygamber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=27</guid>
		<description><![CDATA[Arap dilinde süratli ve gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, ima ve işaret etmek, elçi göndermek gibi anlamlara gelen vahy, tefsir ilminde ise, Allah...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Arap dilinde süratli ve gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, ima ve işaret  etmek, elçi göndermek gibi anlamlara gelen vahy, tefsir ilminde ise, Allah  Teâlâ&#8217;nın özellikle peygamberlerine ya keyfiyeti bizce bilinmeyen bir tarzda  vahyetmesi veya perde arkasından konuşması, ya da elçi gönderip dilediği şeyleri  izni ile bildirmesi anlamında, harikulade esrarengiz bir olaydır. Vahyin sahibi  ve kaynağı Yüce Allah &#8220;Şüphesiz biz, sana ağır bir söz bırakacağız.&#8221; âyetinde  peygamberliğin, tebliğ açısından zor bir görev olduğunu ifade ettiği gibi belki  vahyin bedende ağırlığından söz etmiş ve bu ağırlığa dayanabilmesi için  Rasûl&#8217;üne, gecenin bir bölümünde kalkıp Kur&#8217;ân&#8217;ı &#8220;tertîl&#8221; üzere okumasını ve  ibadet etmesini emretmiştir. Vahyin ağırlığından olacak ki, Rasûlullah (sav),  kendisine vahy geldiği zaman âdeta zorlanıyor, büyük bir baskıya maruz  kalıyordu. Vahy hâli kapladığı zaman üzerinde bulunduğu deveyi çökertecek  derecedeki bir baskı karşısında benzi sararıyor, havanın sıcaklığına rağmen  titrediği görülüyordu, bazen de soğuk havada dahi alnından ter damlaları  dökülüyordu. Bir defasında Hz. Peygamber&#8217;in dizi, Zeyd b. Sâbit&#8217;in dizi ile  temas halinde iken vahy hâli Allah Elçisi&#8217;ni kaplıyor ve üzerine çöken  ağırlıktan etkilenen Zeyd : &#8220;Nerdeyse dizimin kırılacağını sanmıştım&#8221; ifâdesini  kullanıyor. Hz. Ömer, &#8220;vahiy geldiği bazı anlarda Rasûlullah (sav)&#8217;ın başı  etrafında arı uğultusuna benzer sesler işitirdik&#8221; diyor. Bütün bu durumlar,  vahiy esnasında Rasûlullah (sav)&#8217;ın fizikî yapısında meydana gelen  değişikliklerin birer ifadesidir. Allah&#8217;la, Hz. Muhammed (sav) arasında vahyin  gerçekleşmesini mümkün kılan durumu, insan zihnine biraz daha yaklaştırmak ve  anlaşılabilir hale getirmek için Hz. Peygamber&#8217;in zatı ve kişiliği üzerinde de  durmak gerektiği kanaatindeyiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/vahiy-ve-hzpeygamber.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlk İnsan Olan Hz. Adem&#8217;le</title>
		<link>http://www.nurislam.org/ilk-insan-olan-hz-ademle.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/ilk-insan-olan-hz-ademle.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 02:03:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Peygamberliği]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizin Peygamberliği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=24</guid>
		<description><![CDATA[İlk insan olan Hz. Adem’le yaşıt bir kavram olan peygamberlik kavramı, makro âlemin çekirdeği ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://img440.imageshack.us/img440/9817/peygamberyz4.jpg" border="0" alt="" width="165" height="125" align="left" />İlk insan olan Hz. Adem’le yaşıt bir kavram olan  peygamberlik kavramı, makro âlemin çekirdeği olan insanın kainattaki hayat  rehberliğini ifade eden çok önemli bir olgudur. İnsanlığın yol gösterici olarak  Peygamberlere muhtaç olduğu ve Hz. Adem’den bugüne çok sayıda peygamber  gönderildiği tarihen sabittir. Kendi ifadesiyle insanlık tarihi boyunca yapımı  devam eden “binayı tamamlayan son tuğla” olarak dinin kendisiyle tamamlandığı  Son Peygamber, Seçilmiş Nebi Hz. Muhammed Mustafa da insanı kainatta yalnız ve  başıboş bırakmayan Allah’ın en büyük rahmet vesilesi olmuştur. Taşıdığı mükemmel  insanî vasıflar yanında tüm insanlık için üstlendiği sorumluluk Hz. Peygamber’e  saygı göstermeyi bütün insanlığın üzerine vazife kılmaktadır. Ancak kendisinin  münâsebet kurabildiği yüce âlemden ilâhî mesajı alıp insanlara tebliğ etmek  kadar bu mesajı muhatap olduğu kişilerin fikir ve duygu âlemlerine de sunarken  hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Bu hususiyet Allah Rasulü’nü tüm zamanlarda  saygının ve sevginin merkezine taşımıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/ilk-insan-olan-hz-ademle.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
