Kur’ân-ı Kerim’de hicret sırasında Rasûlullah’la beraber olmasından dolayı, “…maÄŸarada bulunan iki kiÅŸiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) ÅŸeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adını verdiÄŸi kaydedilir. Azaptan azad edilmiÅŸ mânâsına “atik”; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduÄŸundan dolayı da “sıddik” lâkabıyla anılmıştır. “Deve yavrusunun babası” manasına gelen Ebû Bekir adıyla meÅŸhur olmuÅŸtur. Teym oÄŸulları kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre b. Kâ’b'da Rasûlullah’la birleÅŸir. Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir… b. Murra …et-Teymî’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oÄŸlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuÅŸtur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir’in halifeliÄŸini ve ölümünü görmüştür. Hz. Ebû Bekir’in Rasûlullah (s.a.s.)’den bir veya üç yaÅŸ küçük olduÄŸu zikredilmiÅŸtir. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kiÅŸilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan “hanif” bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber’den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir ÅŸekilde yaÅŸamıştır.

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571′de Mekke’de dünyaya gelmiÅŸ, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuÅŸtur. İçki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduÄŸu halde o hiç içmemiÅŸtir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meÅŸhur olmuÅŸtur. KumaÅŸ ve elbise ticaretiyle meÅŸgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah’a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliÄŸine baÅŸlamış, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoÄŸu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmiÅŸlerdir.

Hz. Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah’ın yanından ayrılmamış, çocukluÄŸundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuÅŸtur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli iÅŸlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir’e danışırdı. (İbn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona “Peygamber’in veziri” derlerdi.

TeymoÄŸulları kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uÄŸraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniÅŸ kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir’in babası Mekke eÅŸrafındandı. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kiÅŸi idi. Mekke’de “eÅŸnak” diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi iÅŸlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluÅŸur, Allah’ın birliÄŸi, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. İkisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, ÅŸiir yazmaz ve ÅŸiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

İslâm’ı Benimsemesi

Hz. Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaÅŸtığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, “Allah’ın elçisi” olduÄŸunu söyleyip “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (el-Alâk, 96/1) diye baÅŸlayan âyetleri bildirdiÄŸi zaman hemen ona: “Allah’ın birliÄŸine ve senin O’nun rasûlü olduÄŸuna iman ettim” demiÅŸtir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm’ı tebliÄŸinin ilk zamanlarında kiminle konuÅŸtuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir ÅŸeksiz ve tereddütsüz bir ÅŸekilde kabul etmiÅŸtir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir’in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı ” diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü’min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı iÅŸlerde en baÅŸta gelmiÅŸtir.

Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kiÅŸileri İslâm’a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin iÅŸkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram’da müşriklerin saldırısına uÄŸramıştı. Ebû Bekir, iman ettikten sonra İslâm’ı tebliÄŸe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karısı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiÅŸ, fakat oÄŸulları Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemiÅŸlerdi. Osman b. Affan, Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm’a dâvet eden odur. Müşriklerin eziyetleri çoÄŸalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir’e de HabeÅŸistan’a göç etmesini söylemiÅŸ ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gımâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn Dugunne ile karşılaÅŸtığında İbn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiÄŸini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak ÅŸartlı olarak Ebû Bekir’i himayesine alan İbn Dugunne, Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle ÅŸartları yerine getirmediÄŸini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediÄŸinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediÄŸini ifade etmiÅŸti: “Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.” Böylece onüç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. AiÅŸe’nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir’e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten aÄŸlamaya baÅŸlamıştı (İbn Hişâm, es-Sire, II, 485).

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e oradan Sidretü’l Münteha’ya gittiÄŸi İsra ve Mirâc * hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetiÅŸtirdikleri zaman; “O dediyse doÄŸrudur.” demiÅŸtir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doÄŸru, itikadında şüphe olmayan anlamında, “Sıddık” lâkabı verildi. Kur’an tâbiriyle, “O, ne iyi arkadaÅŸtı ” (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

İşte o “Sıddîk” ile o “Emîn”, o iki arkadaÅŸ beraberce Sevr dağındaki maÄŸaraya hareket ederek hicret etmiÅŸlerdir.

Hicreti

Sevr maÄŸarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) maÄŸarada keÅŸif yaptıktan sonra Rasûlullah içeri girmiÅŸtir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya baÅŸladılar. KureyÅŸ kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil baÅŸkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuÄŸuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna raÄŸmen kızı Esma onun nerede olduÄŸunu, nereye gittiÄŸini kâfirlere söylememiÅŸtir. İz süren Mekkeli müşrikler Sevr maÄŸarasına kadar geldiler. Rasûlullah bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: “Üzülme, Allah bizimledir” (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermiÅŸ, göremedikleri askerleriyle onu desteklemiÅŸtir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara raÄŸmen onları bulamadılar. MaÄŸarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba’ya vardılar.

Ebû Bekir maÄŸarada kaldıkları günü şöyle anlatır: “Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir maÄŸarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda KureyÅŸ casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ‘Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aÅŸağı eÄŸse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ‘Sus ya Ebû Bekir. İki yoldaÅŸ ki, Allah onların üçüncüsü ola, endiÅŸe edilir mi?’ buyurdu.

Kuba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine’ye vardılar. Medine’de Hz. Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yataÄŸa düştüğünde Rasûlullah, “Allah’ım Mekke’yi bize sevgili kıldığın gibi Medine’yi de bize sevgili kıl, hummayı bizden uzaklaÅŸtır’ diye dua ettiÄŸi zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diÄŸer sahâbîler iyileÅŸtiler. Bu aradâ Hz. ÂiÅŸe ile Hz. Muhammed (s.â.s.)’in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını Hz. Ebû Bekir karşıladı. Medine’de kardeÅŸlik tesis edildiÄŸinde Ebû Bekir’in kardeÅŸliÄŸi Harise b. Zeyd oldu.

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inÅŸasına katıldı. Rasûlullah İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keÅŸif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpıştığı savaÅŸlarda (Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te) Ebû Bekir de yer aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah’ın bizzat idare ettiÄŸi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaÅŸlardan baÅŸka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, UÅŸeyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın en yakınında yer almış olup onun “veziri” gibi idi. Bedir’de, oÄŸlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir oÄŸluyla çarpışmıştır. Sadece o deÄŸil, Bedir’de birçok sahâbî, oÄŸlu, kardeÅŸi, babası, dayısı ile çarpışmıştı. Bedir savaşı, müslümanların İslâm’ı herÅŸeyden üstün tuttuklarını, Allah için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan, baÅŸka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah’ın bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası Abbas, düşman safındaydı. YeÄŸeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki yeÄŸenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı Zeyneb’in eÅŸi Ebû’l-As da Rasûlullah’a karşı müşriklerle birlikte savaşıyordu.

Hicretin 9. yılında Medine’de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans İmparatoru, Åžam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasûlullah, bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaÅŸtı. Ebû Bekir malının hepsini bu ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda “Vedâ Haccı”nda bulunan Allah’ın Rasûlü, onbirinci yılda hastalandı.

Hilâfeti

Hicrî onbirinci yılda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiÄŸine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile buluÅŸmaya gittiÄŸini, O’nun için “öldü” diyen olursa ellerini keseceÄŸini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın iyi olduÄŸu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmiÅŸti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’ı alnından öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaÅŸamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuÅŸtur. Şânın ve ÅŸerefin o kadar büyük ki, üzerinde aÄŸlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım …” dedi. Sonra dışarı çıkıp Ömer’i susturdu ve; “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan baÅŸka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah’a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’ın ÅŸu buyruÄŸunu hatırlatırım: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiÅŸtir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” (Âl-u İmrân, 3/144). Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetine sarılan doÄŸruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Åžeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Åžeytanın size ulaÅŸmasına fırsat vermeyiniz” (İbn Hişâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

Hz. Ebû Bekir bu konuÅŸmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra Rasûlullah’ın teçhiziyle uÄŸraşırken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec’in reisi olan Sa’d b Uhâde’yi Rasûlullah’tan sonra halife tayini için bir araya gelmiÅŸlerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde’ye gittiler. Orada Ensâr ile konuÅŸulduktan ve hilâfet hakkında çeÅŸitli müzakereler yapıldıktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde’nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey’at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir’in konuÅŸmasından sonra Hz. Ömer atılarak hemen Ebû Bekir’e bey’at etti ve, “Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah’ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana bey’at ediyoruz. Rasûlullah’a hepimizden daha sevgili olan sana bey’at ediyoruz” dedi. Hz. Ömer’in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bu özel bey’attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî’de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey’at edildi. Rasûlullah’ın defni salı günü gerçekleÅŸirken, onun nereye defnedileceÄŸi hakkında da bir ihtilâf meydana geldiÄŸinde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve “Her peygamber öldüğü yere defnedilir” hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi. Rasûlullah’ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali’nin Hz. Fatıma’nın evinde HaÅŸimoÄŸulları ve yandaÅŸları ile toplandığı ve bey’ata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey’atü’l-Kübrâ’ya bey’at edildiÄŸi haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiÄŸi halde evden fırlamış ve gidip Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmiÅŸtir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmediÄŸi haberleri gerçeÄŸe uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir’in üstünlüğünü bildiÄŸi, onun hakkında yaptığı konuÅŸmalar ve tarihin akışı, diÄŸer rivâyetlere aykırıdır.

Râsulullah’ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana gelmiÅŸse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi dâima birliktelik devam ettirilmiÅŸtir. AnlaÅŸmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoÄŸunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumuÅŸak ve sâkin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir’in yönetiminde, Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaÅŸlarında kararların içinde, namazlarda Ebû Bekir’in arkasında yer almışlardır (İbn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah’ın bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine getireceÄŸini söylemiÅŸ (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, İbn Abbas’ın Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet iÅŸini sormak istemesini geri çevirmiÅŸtir. Yani Hz. Ebû Bekir’in halifeliÄŸine karşı kimseden bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeliÄŸidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahidname bırakmamış, ancak Hz. Ebû Bekir’in faziletine dair Mescid’de konuÅŸmuÅŸ, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine İmam tâyin etmiÅŸtir.

Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah’ın mirasından pay almak için gelen Hz. Fâtıma’ya, “Rasûlullah’ın yaptığı hiçbir ÅŸeyi yapmaktan geri durmam” diyerek, Fâtıma’nın peygamberin kızı olmasını dinin üstün tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah’ın yanındayken ondan ne duymuÅŸ, ne görmüşse onu tatbik etmiÅŸtir (Taberî, III, 220). Sonraları Hz. Ali’nin hilâfeti zamanında Fâtıma’ya -ki, Ebû Bekir’e gidip miras isterken onu savunmuÅŸtu- mirastan hiçbir ÅŸey vermemesi de ashâbın Rasûlullah’ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (İbn Teymiye, Minhâc’üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir “Rasûlullah’ın Halifesi” seçildikten sonra Mescid’de yaptığı konuÅŸmada, “Sizin en hayırlınız deÄŸilim, ama başınıza geçtim; görevimi hakkıyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doÄŸru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettiÄŸim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demiÅŸtir (İbn Hişâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühatı

Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’ın halifesi olduktan sonra, onun vefâtıyla Arabistan’da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere, “namaz kılarız, ama zekât vermeyiz” diyenlere karşı savaÅŸ açtı. Esvedu’l-Ansı, Müseylemetü’l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaÅŸlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiÅŸ, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü’l-Mal’e konulup dağıtılmaya baÅŸlanmıştır. Rasûlullah’ın hazırladığı, ancak vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün’e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır. İçte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluÄŸun, İran ve Bizans’ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaÅŸlarla İslâm diyarına katılmış, Irak fethedilmiÅŸ, Suriye’nin de önemli kentleri ele geçirilmiÅŸtir. Yermük savaşı devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmiÅŸtir. Onun ordusuna verdiÄŸi öğütlerde ÅŸu ibareler vardır: “Kadın, çocuk ve yaÅŸlılara dokunmayın, yemiÅŸ veren aÄŸaçları kesmeyin, ma’mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi aÅŸmayın, korkmayın.” Gerçekten İslâm ordusu fethettiÄŸi yerlerde kimseye zulmetmemiÅŸ, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm’ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaÅŸamışlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’in Toplanması, “Mushaf”ın Meydana gelmesi

Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ’nın birçoÄŸunun ÅŸehid olması üzerine, Hz. Ömer’in Kur’ân’ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasını saÄŸlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taÅŸlara, enli hurma dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoÄŸu da Kur’ân hâfızı idi. Ancak, yazılı olan âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur’ân’ın muhafazası hususunda endiÅŸe edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’in baÅŸkanlığında bir heyet teÅŸkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doÄŸrulanıyor, kurrâ’ ile te’kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir’den Ömer’e, ondan da kızı Hafsa’ya geçti ve Hz. Osman zamanında çoÄŸaltılarak Dârü’l-İslam’ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.

Vefâtı

Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine raÄŸmen Hz. Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir geliÅŸme göstermiÅŸtir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının başında hicretten sonra Medine’de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması üzerine yataÄŸa düşünce yerine Ömer’in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla istişâre ederek Hz. Ömer’i halifeliÄŸe uygun gördüğünü söyledi. Hz. Ömer’in sert ve kaba oluÅŸu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman’a yazdırdı. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdiÄŸi Rasûlullah gibi altmışüç yaşında vefât etti. Vasiyeti gereÄŸi Rasûlullah’ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.

Kişiliği ve Yönetimi

Tâcir olarak geniÅŸ bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir, dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yeralır. Karakteri; yumuÅŸak huyluluk, çok düşünüp çok az konuÅŸmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. ÂiÅŸe’nin rivâyetine göre, “gözü yaÅŸlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf” biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak iÅŸlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah’ın en sadık dostu olan Ebû Bekir’in Mirâc olayında sergilediÄŸi sonsuz baÄŸlılık örneÄŸi ona “es-Sıddık” lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda “O ne söylüyorsa doÄŸrudur” demiÅŸtir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslâm için harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliÄŸi müddetince aldığı maaÅŸların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiÅŸ ve geride bir deve, bir köleden baÅŸka birÅŸey bırakmamıştır. Dört eÅŸinden altı çocuÄŸu olan Ebû Bekir, kızı ÂiÅŸe’yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmiÅŸtir (Tabakat-ı İbn Sa’d, VI, 130 vd.; İbnu’l-Esir, II, 115 vd).

Hicret sırasında maÄŸarada iken ayağını bir yılan soktuÄŸunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuÅŸ olan Peygamber’i uyandırmamak için sesini çıkarmaması, aÄŸlarken Hz. Peygamber uyanıp ne olduÄŸunu sorduÄŸunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayı Ebû Bekir’in Rasûlullah’a olan baÄŸlılığının örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir’in beyaz yüzlü, zayıf, doÄŸan burunlu, sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduÄŸu rivâyet edilir (İbnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, II, 419-420). Rasûlullah’tan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir’dir. O, Hz. Peygamber’in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah’ın, “İnsanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim” (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: İbn Mâce, Mukaddime, II) ve “Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan ÅŸeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti” diye Ebû Bekir’i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hz. Ebû Bekir’in kapısını açık bırakması ona verdiÄŸi deÄŸeri göstermektedir.

Hz. Ebû Bekir’in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaÅŸmamıştır, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiÅŸtir (Buhâri, Fedâilü’l-Ashâbı’n-Nebî, 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid’atler onun devrinde yaÅŸanmamıştır. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyuran Rasûlullah’ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmuÅŸtur (İbn Teymiye, Külliyat Tercümesi, İstanbul 1988, IV, 329).

Kaynaklarda onun, “Ben ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakım esaslar koyucu deÄŸilim” diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir (Taberî, IV, 1845; İbn Sa’d, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur’ân’a bakar, bulamazsa Sünnet’te araÅŸtırır, orda da bulamazsa ashâbla istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr eÅŸitliÄŸi’nin ihtilâfa yol açmasında Ömer’in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasına raÄŸmen ganimeti eÅŸit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk saymışlar, bu daha sonra-birçok “maslahat gereÄŸi” diye yapılan deÄŸiÅŸiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’ın tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiÅŸ; bazen -kalpleri İslâm’a ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereÄŸi veya zamanın deÄŸiÅŸmesiyle hükümlerin deÄŸiÅŸmesini söyleyen ashâbına uymuÅŸtur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kiÅŸiyken Mekke’de Mescid-i Haram’da İslâm’ı tebliÄŸ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir’e hilâfetinde “Halifet-u Rasûlillah” denilmiÅŸ, sonraki halifelere ise “Emîrü’l-Mü’minîn” denilmiÅŸtir. Mâlî iÅŸlerini Ebû Ubeyde, kadılık ve kazâ iÅŸlerini Hz. Ömer, kâtipliÄŸini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, baÅŸkumandanlığını Üsâme ve Halid b. Velid yapmıştır. Medine Dârü’l-İslâm’ın baÅŸkenti olmuÅŸ, Mekke, Taif, San’a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, CureÅŸ, Bahreyn vilâyetlere ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beÅŸte biri Beytü’l-Mal’de toplanmıştır.

Hz. Ebû Bekir, Mukillîn* denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayılır. O, yanılıp da yanlış birşey söylerim korkusuyla yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:

“Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir ÅŸeytanım vardır… Hayır iÅŸlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktuÄŸu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur… Amelin sırrı sabırdır… Hiç kimseye imandan sonra saÄŸlıktan daha üstün bir nimet verilmemiÅŸtir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hılye, l )

Tags: