<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nurislam.Org</title>
	<atom:link href="http://www.nurislam.org/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.nurislam.org</link>
	<description>İslamiyet Portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 Jan 2010 22:59:13 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Onlar Önderler Öncüler</title>
		<link>http://www.nurislam.org/onlar-onderler-onculer.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/onlar-onderler-onculer.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 22:59:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Multimedya]]></category>
		<category><![CDATA[Onlar Öncüler video]]></category>
		<category><![CDATA[Onlar Öndeler video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=524</guid>
		<description><![CDATA[Onlar Ödeler Onlar Öncüler]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><object id="VideoPlayback" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="300" height="300" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-4186598665034388667&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="300" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-4186598665034388667&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/onlar-onderler-onculer.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mukaddes Göç</title>
		<link>http://www.nurislam.org/mukaddes-goc.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/mukaddes-goc.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 22:49:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam ve İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddes]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddes Göç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=522</guid>
		<description><![CDATA[Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda; insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kudsîler için de hususî mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhumdur.</p>
<p>Evet, bir tarafta anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğrayarak upuzun bir sefere çıkmış gariplerden garip insan fertleri; diğer yanda, elindeki meşaleyle çağlara ışık saçan, çeşitli devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri hep medeniyetin şahikalarında dolaştıran; sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında ölümsüzlüğe hazırlayan; aydınlık düşünceleriyle, kara deliklerin çehrelerinde Cennet’lere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın hükmettiği aynı noktalarda ümit meşcerelikleri meydana getiren yüce rehber ve yüksek kametler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip dururlar; inançları, düşünceleri, dâvâları uğrunda bitip tükenme bilmeyen bir göç&#8230;</p>
<p>Bir hakikatin değişik rükün ve yönlerinden ibaret olan iman, göç ve cihad üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücadeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme&#8230; işte kudsîlerin sabah-akşam başvurageldikleri üç musluklu Hızır çeşmesi! Bu çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacaklardır. Yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar, cahiliye duygu ve tutkuları alınca da mal-menâl, yurt-yuva, evlâd ü iyâle bakmadan &#8220;bir başka diyar!&#8221; deyip yeniden yolculuğa çıkacaklardır.</p>
<p>Dâvâ ne kadar yüksek, düşünce ne kadar yararlı ve orijinal, mesajlar ne kadar parlak da olsa, onu ilk defa duyan ruhların irdemesi, mukabelede bulunup zorluklar çıkarması kaçınılmaz ve bir ölçüde de tabiîdir. Buna göre, kendi toplumunda yeni bir iman, yeni bir aşk ve heyecan uyarmak isteyen herkes, ya mücadelesini orada açık-kapalı devam ettirecek veya hicret edip gönlünün ilhamlarına, takdimiyle vazifeli olduğu mesajlarına başka talip ve başka meşcerelikler araştıracaktır.</p>
<p>Birinci şıkta, o inanç ve düşünceye gönül veren her ferdin, fevkalâde dikkatli, tedbirli olması ve yenilmişlik adına ne varsa hepsini daha baştan aşması şarttır. Yoksa ümit edildiği mânâda aydınlatma olamayacağı bir yana, çok defa küçük bir dikkatsizlik, az bir yanlışlık, şartların ağırlaştırılmasına, atmosferin de bütün bütün yaşanmaz hâle gelmesine sebebiyet verebilir&#8230; Bir heyetin bütün fertlerinin her zaman bu denli dikkat ve teyakkuz içinde bulunmaları çok zor, hatta imkânsız olduğundan, bu türlü durumlarda aydınlatma ve irşadın ayrı bir iklimde devam ettirilmesi bir bakıma zarurîdir; başka şekilde hareket ve direnmelerin de hiçbir faydası yoktur.</p>
<p>Öteden beri her yeni düşünce, doğduğu muhitte hor karşılanıp, aleyhinde kampanyalar oluşturulmasına karşılık; o düşünce ve onu temsil eden şahısları çocukluk ve gençlikleriyle bilmeyen bir başka muhit, çok defa onlara kucak açmış ve destek olmuştur.</p>
<p>Bu itibarla, her kudsînin kaderinde değişmez şu çizgiler, âdeta bir fasl-ı müşterektir: Önce iman ve aşk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara karşı mücadele, sonra da gerekirse insanlığın mutluluk ve saadeti uğrunda yurt-yuva her şeyi feda ederek, başka âşina gönüller aramak üzere yeniden yollara dökülmek&#8230;</p>
<p>Hemen her yeni dirilişte bu iki esas ve iki merhale çok önemlidir. Birinci merhale, ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp aşkla gerilmesi, nefis ve benliğini aşarak Hakk’ın âzâd kabul etmez kölesi olma merhalesidir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü &#8220;cihad-ı ekber&#8221;dir. İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.</p>
<p>Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh plânında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür: İnsanın içinde bulunduğu durumdan, olması gerekli olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan, aksiyon ve sisteme; donmuşluk ve bozulmuşluktan, kendini yenilemeye; bin bir günahın boğucu atmosferinden, ruh ve kalbin hayat derecesine yükselmeye gibi&#8230; hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin fonksiyonunu tam edâ edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.</p>
<p>Bu mânâda hicret, ilk defa, insanlık semasının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musa, Hz. İsa gibi yüce kametler tarafından başlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, İnsanlığın İftihar Tablosu, zaman ve mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyamete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı&#8230;</p>
<p>Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın eşsiz temsilcisi uğrunda feda eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve unvanlarla değil de &#8220;muhacir&#8221; unvanıyla yâd edilmesi ne kadar mânidârdır! Hatta bu kudsîler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken; Nebî’nin doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz vermesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi&#8230; her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hâdise içinde hicretin seçilmesi, üzerinde hassasiyetle durulmaya değer önemli bir mevzudur.</p>
<p>Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her fert, hayatının her lâhzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini duyacaktır. Ayrıca çocukluk ve gençlik dönemleriyle alâkalı horlayıcı nazarlardan kurtulması, rahat ve endişesiz hareket etmesi de ancak bu mukaddes göçle tahakkuk edebilecektir. Zira, kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olduğu çevrede, o devreye has, hasımları tarafından bazı yanlarının tenkit edilmesi ihtimaline karşılık; hicretle gerçekleştirilen yeni muhitte, pırıl pırıl hâli, tertemiz düşünceleri, baş döndürücü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri olacaktır. İster bunlar isterse başka faktörler olsun, öteden beri tarihte devir açıp-devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını değiştirenler hep muhacir kavimler olmuştur.</p>
<p>Sosyologların tespitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi, göç eden fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Toynbee, göçebelerin kurduğu yirmi yedi medeniyetten bahseder ki; bu da hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde göçebe hâkimiyeti demektir. Kendini rahata, rehavete kaptırmamış, her an her şeyden ayrılmaya hazır, vereceği mücadelenin doğuracağı sıkıntıları önceden yaşamaya alışmış ve bir asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla mücadele etmeye ve onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.<br />
İşte ilk kudsîler ve ilk medeniyet muallimleri! Ve işte birkaç aşiretten cihan imparatorlukları kuranlar! Yıldırımlar gibi karanlık çağların bağrına inen bu insanlar, rahatı zahmette; diri kalmayı, ölüm ve ötesindeki her şeyi hakir görmede; ebed-müddet var olmayı, şartlara göre kendilerini yenilemede gördü ve ters-yüz edilmez birer güç hâline geldiler.</p>
<p>Keşke, günümüzün nesillerini, rahattan, rehavetten, hazlarına düşkünlük ve nefsanîlikten kurtararak, ruhlarını yüce duygularla donatıp daha çok ızdırap çeken, daha çok acı ve sızı duyan ideal insanlar hâline getirebilseydik. Belki o zaman, milletçe, küçük hesapların, hasis zevklerin tesirinde kalmayacak ve bir kısım ehemmiyetsiz sıkıntılardan ötürü de hiç mi hiç yer ve yön değiştirmeyecektik&#8230;</p>
<p>*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Ekim 1985 tarihli 81. sayısından alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/mukaddes-goc.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ravzâ</title>
		<link>http://www.nurislam.org/ravza.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/ravza.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 22:45:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ravza]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Umut]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=520</guid>
		<description><![CDATA[Ravzâ, bize dünyada bulunmanın ruhunu duyuran biricik binadır. Bu mübarek bina ile münasebet ve kalbî...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ravzâ, bize dünyada bulunmanın ruhunu duyuran biricik binadır. Bu mübarek bina ile münasebet ve kalbî alâkalarımız bizde öyle kudsî heyecanlar hâsıl eder ki, onu düşünüp, onun hakkında bir şeyler söylerken, sanki iffetiyle tanıdığımız bir namus âbidesini anlatıyor gibi yanlışın en küçüğüne dahi düşmeyelim diye korkar ve tir tir titreriz. Onun aydınlık semtine dehalet eden her ruh, vicdanının derinliklerinde, Nâbi’nin:</p>
<p>“Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-u Hudâ’dır bu<br />
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.”</p>
<p>na’tının yankılandığını duyar ve irkilir. Mekke, beşer tarihi boyunca bir kısım kısa aralıkların istisnasıyla, hep insanlığın mihrabı olmuştur. Mekke’nin bu hususiyeti Kâbe’den ötürüdür. Ve bu yönüyle de Kâbe, mihraplar mihrabıdır. Bu muhteşem mihrabın bir de minberi vardır ki –Sahibine vücudumuzun zerratı adedince salât ü selâm olsun– o da Cennet bahçelerinden daha temiz olan Ravzâ-i Tâhire’dir.</p>
<p>Bahçe mânâsına gelen Ravzâ, inanmış insanların mukaddes şeylere karşı duydukları alâka, bu alâkadan kaynaklanan duygu, düşünce ve tasavvurların sürekli değişen telakkilerle, sanat-mâbed-metâf-ı kudsiyân1 mülâhazaları içinde öteden beri, bir çeper ve bir surla sınırlandırılmaya çalışılmış bir “Hazîratü&#8217;l-kuds”tür.2<br />
Bu mübarek mekân, hürmet hissi ve sanat telakkisiyle defaatle zarf değiştirmiş.. dış nakışlarıyla tekrar ber tekrar oynanmış; ama kat’iyen gönüller âlemiyle alâkalı ruh ve mânâsına ilişilmemiş ve ilişilememiştir.</p>
<p>Sahibinin ruhuna doğru parçalanmış sineler gibi aralanan kapılar veya onun ruhundan insanlığa açılan menfezlerin çokluğu gibi, Ravzâ-i Tâhire’nin de pek çok kapısı vardır. Bu kapılar arasında en namlısı da şâir Nâbî merhûmun: </p>
<p>“Felekde mâh-ı nev Bâbüsselâm’ın sîne-çâkidir.”<br />
sözüyle anlattığı “Bâbüsselâm” (Selâm Kapısı)’dır. Selâm verip bu kutlu kapıdan içeriye girenler, iki adım ötede Gönüllerin Efendisi’yle karşılaşacakmış gibi bir ruh hâleti hissederler. Hisseder ve âdeta kendilerini bir kısım farklı esintilere salmış gibi olurlar.</p>
<p>Peygamber huzurunda bulunmanın vakar, ciddiyet ve temkiniyle namaz kılan, dua eden, salât ü selâm okuyan Hak âşığı gönül erlerinin safları arasında, tıpkı nurlu bir koridorda yürüyor gibi ışık alarak, aşk u şevkle dolarak Muvâcehe’ye3 doğru ilerleyen uyanık bir insan, her adım başı akla-hayale gelmedik sürprizlerle karşılaşacağı hissiyle ilerler. Hele Muvâcehe, hele Muvâcehe&#8230; Oraya ulaşan nezih ruhlar, artık gözleri hiçbir şey görmüyor gibi, sadece O’nu anar ve inler, sadece O’nun hayal ve misaliyle teselli olurlar. Hele bir de, daha önceden hazırlanmış ve hayalinde birkaç defa o eşiğe baş koyup vicdanının derinliği ve gönlünün sınırsızlığıyla oraya varmışsa.. doğrusu öyle bir tabloyu tasvir için sözün nutku tutulur ve beyan, aczini ifadeden başka kelime bulamaz&#8230;</p>
<p>İnsan, daha çok hüzünle gülümseyen bir yüze benzeteceği, mübarek Merkad’in kıble cihetindeki sütrenin önüne varınca, ümit ve emel heyecanıyla çırpınıp duran yüzlerce âşık ruhla karşılaşır. Bu alabildiğine yeşil ve sihirli nur iklimi, derecesine göre hemen herkese, bir başka âlemin kapısının önünde bulunma hissini verir. Öyle ki, Muvâcehe’ye ulaşan her âşık ruh, bir iki kadem ötede sevgilisiyle buluşacakmış gibi his ve heyecanla köpürür ve vicdanında aşk u şevkin kalem ve mürekkep görmemiş besteleri duyulmaya başlar.. derken, o altın iklimin sesleri, sözleri, görüntüleri bin bir tedâî4 ile onun bütün benliğini sarar ve onu zaman üstü sırlı bir kuşağa çeker götürür. Bu kuşağa ulaşan herkes, bugünü dünle, dünü de Dost’un ışık çağıyla bir arada idrak eder ve onun meclisinden sızıp gelen en mahrem fısıltıları duyar ve kendinden geçer&#8230;</p>
<p>Ravzâ-i Tâhire karşısında hayat, hep bir hülya ve rüya gibi yaşanır. Bütün bütün ona sırtını dönmeyen hemen her ruh, onun elinden aşk şarabı içmiş, mest olup kendinden geçmiş gibi, bir türlü bu sihirli âlemden ayrılmak istemez. Burada fikirler durur, ruhlar duyguların tesirine girer ve bütün gönülleri bir vuslat arzusu sarar. Burada, insanın içinde birer çiçek gibi açan mahrem hülyalar, âdeta insana Cennet bahçelerinin hazlarını ve cennetliklerin neş’e ve huzurunu tattırır gibi olur. Burası, hassas ruhların hülyalarına matkap salmak için Kudret eliyle ta ezelden plânlanıp kurulmuş ve hisleri, istekleri, sevgileri tutuşturan, besteleyip mırıldanan, dünyada, gökler ötesinin bir uzantısı gibidir. Burada, kendini inanç buudlu tasavvurların rengîn ve zengîn iklimine salabilenler, uçsuz bucaksız hülyalara dalar; yaşadıkları hayatın içinde bir sır, bir hafî, bir ahfâ5 yolcusu gibi çok defa bizim için gizli kalan ve insanoğlunun asıl benliğini teşkil eden bir başka “ben”in var olduğunu duyarlar. Âdeta, şehadet âleminin ince tenteneli perdesi delinip de her şeyin hakikatiyle beraber insanın özü de meydana çıkmış.. dolayısıyla herkes kendini uhrevîleşmiş gibi hisseder ve öbür âlemin âhengine uyar ve kendini firdevsî hazlar içinde bulur.</p>
<p>Bizler, her zaman kendimizi Kâbe’de ibadet, Ravzâ’da da aşk u hasret kuşağında hisseder; birincisinde kulluk sırrını idrakle cevap vermeye çalışır, ikincisini de samimiyet ve vefa ile kucaklarız. Buralarda duyduğumuz şeylerin aslını tam tefrik edemesek bile, en duygulandırıcı şeylerden daha duygulandırıcı, en vecd verici şeylerden daha coşturucu, hülyasıyla mest olduğumuz bir âlemi, kendine has ahengi, şiirî büyüsüyle duyar ve ifadesi imkânsız hislerle yerlere kapanacak hâle geliriz.</p>
<p>Her zaman, aşk u şevkin gelgitleri arasında yaşanan buradaki hayat, bir vuslat demi, bir “şeb-i arûs”6 neşvesi içinde yaşanır. Her çığlık, her inilti, dosta açılan kapıların gıcırtıları gibi yüreklere ürperti salar. Ruh “vuslat” der inler ara sıra dost yüzü kendi çağıyla kapısının önünde el pençe divan duranların, gözlerini yummuş, saygıyla bir menfez kollayanların hayallerine kâh açılır, kâh kapanır. Ama sürekli imrendirir, sürekli ümitlendirir ve daima rikkatli geçer&#8230;</p>
<p>Burada duvarlar, sütunlar ve aşk matkaplarıyla oyulmuş gibi görünen kubbeler, hatta döşemeler, sergiler hemen her şey, mavi, yeşil, sarı her rengin nazlı çiçeklerini andırır mahiyette, güzelliklerin en derinlerine açılmış yaşıyor gibidir&#8230;</p>
<p>Zaten her zaman nezih bir ruha benzetebileceğimiz Merkad ve Yeşil Kubbe, âşıkların duygu ve düşünce dünyala­rın­daki derinliklerle yan yana gelince öyle muammalaşır ki, in­san bulunduğu yeri Cennet’ten kopup gelmiş bir parça sanır.</p>
<p>Bugüne kadar mânevî havası ve ledünnî zevkleriyle pek çok feyizli makam gördüm.. bir hayli mübarek mahalleri müşâhede fırsatını buldum. Ama bunlar arasında, ruhumda en derin izler bırakan, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) köyü –o köyün izleri ebedlere kadar gönüllerimizde yaşasın– olmuştur. Ruhum o beldeyi her zaman bir “dâüssıla” hasretiyle kucaklamıştır. Kucaklarken de “İşte bir avuç toprağını cihanlara değiştirmeyeceğim beldeler beldesi!” demiş içimi çekmişimdir.</p>
<p>Bunlar, bir ham ruhun duyup hissettiği şeyler. İrfanla kanatlanıp aşkla şahlanmış büyük sinelerin duyup hissettiklerini onlardan dinlemek ve onlardan öğrenmek icap eder. Bu mevzuda benim söylemeye çalıştıklarım ise, beceriksizliğin ve istidatsızlığımın çehresinde hamiyet ehlini gayrete getirme arzusundan başka bir şey değildir&#8230; Bu kadarcık olsun bir şey yapabilmişsem, onu Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’ın teveccühüne vesile sayar, kapısının tokmağına dokunur “Beni de Yâ Resûlallah..!” derim.</p>
<p>*Bu yazı, Yeni Ümit dergisinin Temmuz-Ağustos-Eylül 1990 tarihli 9. sayısından alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/ravza.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muharrem Ayı ve Aşure Günü</title>
		<link>http://www.nurislam.org/muharrem-ayi-ve-asure-gunu-2.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/muharrem-ayi-ve-asure-gunu-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2009 06:24:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Aşure]]></category>
		<category><![CDATA[Aşure Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Hicri]]></category>
		<category><![CDATA[Hicri Yılbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Ayı]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Ayı ve Aşure Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Yılbaşı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=518</guid>
		<description><![CDATA[Muharrem ayının onuncu günü Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur’an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Muharremin birinci günü oruç tutmak, o senenin tamamını oruç tutmak gibi faziletlidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.) [Müslim]</p>
<p>Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure günü kabul etmiştir. Hazret-i Âdem’in tevbesinin kabul olması, Hazret-i Nuh’un tufandan kurtulması, Hazret-i Yunus’un balığın karnından çıkması, Hazret-i İbrahim’in ateşte yanmaması, Hazret-i İdris’in canlı olarak göğe çıkarılması, Hazret-i Yakub’un, oğlu Hazret-i Yusuf’a kavuşması, Hazret-i Yusuf’un kuyudan çıkması, Hazret-i Eyyüb’ün hastalıktan kurtulması, Hazret-i Musa’nın Kızıl denizi geçmesi, Hazret-i İsa’nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu. </p>
<p>Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Aşure günü Nuh aleyhisselamın gemisi, Cudi dağına indirildi. O gün Nuh ve yanındakiler, Allahü teâlâya şükür için oruçlu idiler. Hayvanlar da hiç bir şey yememişti. Allahü teâlâ denizi, beni İsrail için, aşure günü yardı. Yine Aşure günü Allahü teâlâ Adem aleyhisselamın ve Yunus aleyhisselamın kavminin tevbesini kabul etti. İbrahim aleyhisselam da o gün doğdu.) [Taberani] </p>
<p>Öteden beri Kureyş de, Resulullah da Aşure günü oruç tutardı. Medine’ye gelince de yine o gün oruç tuttu ve tutulmasını emretti. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud)</p>
<p>Medine’de aşure günü oruç tutan Peygamber efendimiz, Yahudilerin de oruç tuttuklarını gördü. (Niye oruç tutuyorsunuz?) diye sordu. Onlar da, (Allah’ın İsrail oğullarını düşmanından kurtardığı bir gündür, Musa bu günde oruç tuttuğu için) dediler. Resulullah efendimiz de, Müslümanların bugün oruç tutmalarının sebebini anlatmak için, (Ben Musa aleyhisselama sizden daha layıkım) buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)</p>
<p>Bugün yapılacak işler:<br />
1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
(Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizi, İ. Ahmed, Taberani] </p>
<p>(Aşure günü oruç tutan o yıl tutamadığı [nafile] oruçlarının sevabına kavuşur.) [Deylemi]</p>
<p>(Aşure günü bir gün önce, bir gün sonra da tutarak Yahudilere muhalefet edin.) [İ.Ahmed]</p>
<p>(Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehidler ve salihlerin ibadetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a]<br />
[Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!] </p>
<p>Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru buyurdu ki:<br />
(Herkese duyurun! Bugün bir şey yiyen, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç tutsun! Çünkü bugün Aşure günüdür.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]</p>
<p>Peygamber efendimiz, bugün bir hurmayı mübarek ağzında ıslatıp çocukların ağzına verirdi. Çocuklar, Resulullahın mucizesi olarak akşama kadar bir şey yiyip içmezlerdi. Bugün bazı hayvanların bile bir şey yemediği bildirilmiştir. Bir avcı, Aşure günü, bir geyik yakaladı. Geyik, yavrularını emzirip akşamdan sonra dönmek üzere, avcının izin vermesi için, Resulullah efendimizden, şefaat istedi. Avcı, geyiğin akşama kalmadan hemen gelmesini isteyince, geyik, (Bugün Aşure günüdür. Bugünün hürmetine yavrularımızı emzirmeyiz. Onun için akşamdan sonra gelmek için izin istedim) dedi. Bunu duyan avcı, geyiği Resulullaha hediye etti. O da, geyiği serbest bıraktı. </p>
<p>2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Sıla-i rahmi terk eden, Aşure günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa’nın sevabı kadar ecre kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)</p>
<p>3- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, ilim öğrenilen veya Allahü teâlâyı zikredilen bir yerde, biraz oturan, Cennete girer) buyuruldu. Bu gece ilim olarak, ehl-i sünnete uygun bir kitap, [mesela İslam Ahlakı veya Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye] okumalıdır. Ayrıca Kur’an-ı kerim okumalı, kazası olan kaza namazı kılmalı. (Şir’a) </p>
<p>4- Sadaka vermek sünnettir, ibadettir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a) </p>
<p>(Bugün aşure ibadet) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibadet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hakim) </p>
<p>5- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)</p>
<p>6- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki)</p>
<p>7- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir’a)<br />
[Bu sevaplar, itikadı düzgün olan, namaz kılan ve haramlardan kaçan mümin içindir. Bunlara riayet etmeyen kimse, Aşure günü, bir değil, defalarca gusletse, günahları affolmaz.]</p>
<p>Hazret-i Hüseyin, 10 Muharremde şehid edildi. O yüce imamın şehid edilmesi, elbette bütün müslümanlar için büyük musibet ve üzüntüdür. Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali ve Hazret-i Hamza’nın şehid edilmeleri de, böyle büyük musibet ve üzüntüdür. Fakat, Peygamber efendimiz, Hazret-i Hamza’nın şehid edildiği günün yıldönümlerinde matem [yas] tutmadı. Matem tutmayı da emretmedi. Matem yasak olmasaydı, herkesten önce Peygamber efendimizin ölümü için matem tutulurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:</p>
<p>(Matem tutan, ölmeden tevbe etmezse, kıyamette şiddetli azap görür.) [Müslim]</p>
<p>(İki şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birincisi, birinin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır.) [Müslim]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/muharrem-ayi-ve-asure-gunu-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Edebiyatında Aşk</title>
		<link>http://www.nurislam.org/tasavvuf-edebiyatinda-ask.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/tasavvuf-edebiyatinda-ask.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Dec 2009 17:19:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Edebiyatında Aşk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=516</guid>
		<description><![CDATA[Tasavvuf, Allah'ı gönülden sevme işidir. Mutasavvıf ise tasavvuf ile uğraşan ehil kişidir. Mutasavvıflara göre aşk her şeyin üzerindedir ve...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tasavvuf, Allah&#8217;ı gönülden sevme işidir. Mutasavvıf ise tasavvuf ile uğraşan ehil kişidir. Mutasavvıflara göre aşk her şeyin üzerindedir ve âlemin varlık sebebinin aşk olduğu inancı hâkimdir. Tanrı &#8220;Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi, sevilmeyi istedim&#8221; demiş ve sırf kendi güzelliğine âşık olmak için insanoğlunu yaratmıştır. Bu yolda Hallac-ı Mansur Enel Hak (Ben Hak&#8217;kım) diyerek, aşkın Yaradan&#8217;da yok olmak olduğunu iddia etmiş ve bu iddiasının karşılığını da yakılıp küllerinin Dicle&#8217;nin suyuna savrulmasıyla ödemiştir. Uzun yıllar sonra Mevlana gibi büyük bir mutasavvıf Hallac-ı Mansur&#8217;un teşhisinin doğruluğunu savunmuştur. &#8220;Ben size şah damarınızdan daha yakınım &#8221; ayeti de bunu doğrular mahiyettedir. Çünkü asıl âşık olunan, kavuşmak için arzulanan Allah&#8217;tır.</p>
<p> Mutasavvıflara göre beşeri aşk ilahi aşkın yeryüzüne yansımasından ibarettir. Allah, ruhları Bezm-i Elest&#8217;te bir araya topladığında âşıklar orda birbirini görmüş söz vermişlerdir. Bir diğer inanışa göre ise ruhların yarım olduğu söylenir. Âşıklar ne zaman bir bedende iki ruh olur, işte o zaman ruhların tamamlanacağı inancıdır.</p>
<p> Aşk ruhani olup, cinsel arzuların dışına taşmaktır. Bu haliyle aşk, zenginlik, fakirlik, varlık ve yokluğun üzerindedir. Ölümden daha güçlü olan, ölümü göze aldıran, candan daha kıymetli, canın feda edildiği şeydir.</p>
<p> Bir mıknatıs gibidir aşk. Âşıklar nerde olursa olsun, cuz-i irade onların yollarının bir yerde muhakkak kesişmesini sağlar. Aşk, aramakla bulunmaz. Aksine ansızın ve habersizce gelen bir beladır. Öyle bir beladır ki aşk gelirken derdi, acıyı, kederi de beraberinde getirir. Çaresi ise bu beladan tat almak, gam, keder, tasa içerisinde boğulmaktır. aşık acı çeker. Bu acı öyle bir acıdır ki ne kılıç yarası ne de başka bir yaraya benzer. Çünkü aşk acısı tenden ziyade ruhu acıtır. Bu acı ne kadar ağır olursa olsun, seven insan o acıdan zevk almasını bilir. Ayrıca aşkta ne makam ne de denklik aranır.</p>
<p> İnsanoğlu yalnız başına sadece bir tenden ibarettir. Bu tene can olan ise sevilen, yani canandır. Aşksız insan bir boşluk içerisinde savrulup durur hayatı bir düzensizlikler silsilesidir. Bunun sebebi ise, muhayyilemizde hep onun olması, ümidin, idealin o olmasında saklıdır.</p>
<p> Aşk sevgili ile buluşma, ona kavuşma ama muvaffak olamama arzusudur. Çünkü aşka erdiği zaman onun biteceğinden, o zevk veren acının kaybolacağından korkar. Âşıklık bir süreklilik arz edeceğinden zamanla alışılır ve yaşam biçimine dönüşür. Aşk makamına yükselen Allah&#8217;ın vahdetini ve birliğini anlar.<br />
 Büyük âlimler önce beşeri aşkı yaşamış, sonra ilahi aşka ulaşmıştır. Hakikate ancak aşk yoluyla, aklı terk etmekle ulaşılacağına inanılır. Gönülde aşk varsa akıl idrak edemez. Bu yaşam biçimi aslında nefsaniyet duygusunun öldürülmesidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi aşk şehvet duyguları, makam ve paranın üzerindedir. Bir rivayete göre Züleyha, Yusuf&#8217;u bulmak için yetmiş deve yükü serveti bu yolda harcamıştır. Aşığın gözü kördür derler. Bu sözün anlamı, sevenin canandan başkasını görmediği için söylenmiştir. Ancak bu sözle sadece bu düşünceyi ima etmek eksik olur. Çünkü seven cananın eksiklerini de görmez.</p>
<p> Aşk bazen uzun zamanlar sonunda, bazen de ilk bakışta ortaya çıkar. Bazen de didişmeyle başlar. Ya aşk biter mi? Ruha olan aşk hiçbir zaman bitmez. Çünkü ruh kalıcıdır. Ama surete olan aşk belirli bir süre sonra o güzelliğin ölümüyle birlikte son bulmaya mahkûmdur.</p>
<p> Göz gönül penceresi olduğundan dolayı aşkın ilk başladığı yer ise gözlerdir. Tasavvuf edebiyatında sevilenin kaşları yaya gözleri ise kalbi hedef alan oka benzetilir.</p>
<p> Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem ve daha nice zamana ve mekâna sığmayan aşklar ve âşıklar… Aşkın büyüklüğü çekilen cefada ezada ve çilede gizlidir. İnsanoğlu erişilmeyene ulaşılmayan her zaman daha çok arzu duyar. O ne kadar uzak olursa ona karşı şiddetli bir istek vardır.</p>
<p> Tasavvuf edebiyatında simgeler dizisi içerisinde gül ile bülbül önemli bir yeri vardır. Sevilen bir güle benzetilir. En güzel gül ise peygamberimiz( s.av.) dır. İslam dinine göre insanoğlu yaradılış itibariyle meleklerden bile üstün yaratılmıştır. İşte bu üstün yaratığın en güzeli de Hz. Muhammed&#8217;dir. En büyük sevgili odur. Çünkü asıl sevgili olan Allah\&#8217;a ulaşmanın yolu peygamberimiz sünneti ve onun aracılığıyla indirilen kuran-ı kerim&#8217;i doğru anlamak ve uygulamaktan geçmektedir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Hallac-ı Mansur&#8217;un dediği gibi sevgilide yok olunmalıdır. Mevlana Celalettin Rumi ise aşkı, tapılması gereken bir din olarak nitelemektedir.</p>
<p> Aşkın başlangıcı esnasında aşıka yüceltilirken âşık kendini sürekli aşağı çeker. Belirli bir süre sonra bu hareket tam aksi yönde ilerler. Son aşamada bu süreç dengelenir. Unutulmamalıdır ki naz sevilene yapılır.</p>
<p> İnsanoğlu doğduğu andan itibaren ben demesini öğrenir. Ne zaman âşık olur, işte o zaman sen demesini öğrenir. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi aşk insanın kendi bencilliğini kırması için bir araçtır. Çünkü aşkta sevilene itaat söz konusudur. Âşık, kendisi için değil aşkı için yaşar, ona benzemeye çalışır. Onun hoşuna giden davranışları sergiler. Onu güldürebilmek için en kötü hallere bile katlanır. Çünkü onun gülüşü, gülün açışıdır.</p>
<p> Birçok kimse hazı, arzuyu birbirini karıştırdığından kendisini âşık olarak nitelendirir. Bunun sebebi ise aşkta ölçünün kişinin kendisi olmasıdır. Hiçbir insan ne Leyla&#8217;nın ne de Mecnun&#8217;un duygularını anlayamaz ve de yaşayamaz. İnsan ne zaman gerçek aşkı bulur, işte o zaman daha önce yaşadıklarıyla bir mukayese ve muhasebe hesabına girerek gerçek aşkı anlayabilir. Ancak yine de aşkın belirtileri vardır. İnsan sevgiliyi gördüğü zaman, kalp atışları hızlanır, yüzü kızarır, söz söyleyemez olur. Aşığın korktuğu tek şey sevilenin bir çift gözüdür. O gözler o kadar derindir ki düşeceğinden korkar. Ayrıca seven insan sevgiliden söz edilmesinden haz alır, onu sözcüklere sığdıramaz. O&#8217;nu seveni ve O&#8217;nun akrabaları sevene tatlı gelir.</p>
<p> İnsan fıtratı gereği büyük bir sevgi taşımaktadır. Bu sevginin dışarıya çıkması için bir aynaya ihtiyaç vardır. İşte o ayna sevgilidir. Aslında kişi kendisine âşıktır, sevilen sadece bir simgeden ibarettir. Âşık olduğu şey kendi hüsn-i zan ve taşıdığı duygularının anlam bakımından güzelliğidir. Ünlü İslam bilginlerinden Arabî ise aşkın aşığın güzelliğine girdiğini söylemektedir.</p>
<p> Bir rivayete göre insan sevdiğini ömrü boyunca sadece kendisinde saklarsa Allah katında şehitlikle müjdeleneceğidir. Bu da aşkı kendinde saklamanın ne kadar ağır bir yük olduğunun göstergesidir.</p>
<p><strong>Cengiz Yılmaz</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/tasavvuf-edebiyatinda-ask.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şehitler Ölmez</title>
		<link>http://www.nurislam.org/sehitler-olmez.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/sehitler-olmez.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Dec 2009 01:18:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Şehit]]></category>
		<category><![CDATA[Şehitler Ölmez]]></category>
		<category><![CDATA[Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=514</guid>
		<description><![CDATA[Kur'an'da da belirtildiği gibi Şehitlerimiz, bizim şuuruna varamadığımız bir âlemde yaşamaktalar ve onlar Peygamberimiz S.a.v e Komşular...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamberimiz (sas) bir peygamber olmasına rağmen Allah yolunda şehit olmayı çok istemiş ve bir hadis-i şeriflerinde &#8220;Ümmetime meşakkat vermek istemeseydim hiçbir seriyyenin ardında kalmazdım. Ne kadar arzu ederdim, Allah yolunda öldürüleyim sonra diriltileyim, sonra tekrar öldürüleyim, tekrar diriltileyim, tekrar öldürüleyim..&#8221;  buyurmuşlardır.</p>
<p>Şehitlerimize ALLAH&#8217;tan Rahmet, değerli ailelerine, silah arkadaşlarına ve Yüce Milletimize Başsağlığı dileriz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/sehitler-olmez.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hoşgörü</title>
		<link>http://www.nurislam.org/hosgoru.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/hosgoru.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 20:13:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hoşgörü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=512</guid>
		<description><![CDATA[Milletçe, bir yeniden derleniş-toparlanış humması yaşıyoruz. Bir muhalif rüzgâr esmezse, önümüzdeki yıllar bizim “var oluş yıllarımız” sayılabilir...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ancak, derlenip toparlanmadaki üslup farklılığı; son bir-iki asırdır milletin düşünce ve kültür hayatına girmiş bazı yeniliklerden hangilerinin atılıp, hangilerinin alınacağı hususundaki mutabakat zorluğu; topluma yeni bir ruh üflemedeki usul ve metod ayrılığı; geçmişi, bütün hayati dinamikleriyle geleceğe taşımadaki mülahaza nüansları dolu dolu ümitlerimizin yanında, aynı zamanda bize sıkıntılı günler de yaşatacağa benzer.</p>
<p>Bütün bir millet olarak istikbale yürürken, her köşe başında önümüzü kesmesi muhtemel, ayrılık, farklılık ve mutabakat zorluklarından kaynaklanan handikaplara karşı en tesirli silahımız, en sağlam sığınak ve tabyamız da hoşgörü olsa gerek.<br />
Kusurlara göz yummak, farklı düşüncelere saygı göstermek, affedebileceğimiz herşeyi affetmek; hatta kendi söz götürmez haklarımızın ihmali karşısında bile, üstün insani değerlere saygılı kalarak “ihkak-ı hak” etmeye çalışmamak; iştirak edilmesi mümkün olmayan en kaba fikirler, en hoyrat düşünceler karşısında dahi, peygamberane bir temkinle feverana kapılmadan, Kur’an’ın, kalplere nüfuz etme adına “kavl-ı leyyın” unvanıyla sunduğu, “kalb-i leyyin”, “hal-ı leyyin”, “tavr-ı leyyin” de diyebileceğimiz yumuşaklıkla mukabelede bulunmak; hatta bir kısım muhalif düşünceler ki, bize doğrudan doğruya veya tedaileriyle birşeyler anlatmasa bile, sırf kalbi, ruhi ve vicdani hayatımızı sık sık tamir ve restorasyona zorlaması itibariyle yararlı bulmak düşünce enginliğinde bir hoşgörü&#8230;</p>
<p>Zaman zaman saygı, merhamet, alicenaplık ve bazen de müsamaha yerinde kullandığımız hoşgörü, ahlaki sistemlerin en ehemmiyetli esası, semavi buudlu insan-ı kamil ahlakı ve diğer bütün prensiplere de kaynaklık edebilecek önemli bir ruh disiplinidir.</p>
<p>Hoşgörü adesesi altında, mü’minlere ait sevaplar bir başka derinliğe ulaşır ve adeta namütenahileşir; hata ve kusurlar ise öylesine büzülür ve küçülürler ki, dünyalar kadarı bir yüksük içine sıkışabilir. Aslında öteler ve öteler ötesi muamele de hep bu menşurdan geçerek gelir, bizi ve bütün varlığı kucaklar. Bu kucaklayış televvünündendir ki, bir bağiye1, susamış bir köpeğe içirdiği bir yudum su ile “Gufran Kapısı”nın tokmağına dokununca, kendini iffete, istikamete ve cennete uzanan bir koridorda bulmuş.. bir sarhoş, Allah ve Rasülü’ne karşı duyduğu engin sevgi sayesinde silkinip bir hamlede maiyyet-i nebeviyeye ulaşmış.. ve bir kanlı katil, teveccühlerin en küçüğüyle canavarlık psikozundan kurtulup, istidadını çok çok aşan payelerin en yükseğine yönelmiş, hatta ermiştir.</p>
<p>Biz hepimiz, hemen herkesin bu adese ile bize bakmasını ister ve çevremizde sürekli afv u safh meltemlerinin esmesini bekleriz. Evet hepimiz; dünümüzü, bugünümüzü hoşgörü ve müsamahanın o eriten-değiştiren, temizleyen-aklayan iklimine havale eder, sonra da geleceğe öyle emin ve endişesiz yürümek isteriz.. isteriz de, geçmişimizin karıştırılmasını ve bugünlerimizin, yarınlarımızın bulandırılmasını hiç mi hiç arzu etmeyiz. Biz hepimiz, bir ömür boyu sevgi ve saygı bekler, hoşgörü ve müsamaha umar, civanmertlik ve muhabbet hisleriyle kucaklanmak isteriz. Evdeki afacanlığımızdan ötürü anne-babamızdan; mektepteki yaramazlıklarımızdan dolayı öğretmenimizden; haksızlık edip zulme uğrattığımız mağdurlardan, mazlumlardan; mahkemede hakim ve savcıdan; askerde komutanlardan; karakolda polislerden.. ve tabii en yüksek bir divanda da “Ahkemü ‘l- Hakimin” den af ve müsamaha bekleriz. Ancak, bütün bu bekleyişler içinde beklenilen şeye liyakat da çok önemlidir. Başkalarını affetmeyenin af beklemeye hakkı yoktur.. derecesine göre herkese karşı saygılı olmayan saygı göremez.. herkesi sevmeyen sevilmeye layık değildir.. bütün insanları hoşgörü ve müsamaha ile kucaklamayan afv u safh görme liyakatini yitirmiştir. Komünizm, hoşgörü bilmeyen bir sistemdi.. ateizm müsamaha tanımayan bir düşünce tarzıdır; ondan müsamaha beklemek bir aldanmışlık, onun başkalarından saygı umması da boş bir kuruntudur. Düşüncelerinde, yazılarında başkalarına sövüp-sayan bir talihsiz kalemin başkalarından saygı ve hürmet beklemeye hakkı yoktur.. sövene söverler, döveni de döverler. Bunları gerçek Müslümanlar, “Onlar, boş sözler, münasebetsiz davranışlarla karşılaştıkları zaman alicenabane geçip giderler”.. “Şayet onları affeder, müsamaha ile davranır ve kusurlarını da görmezseniz&#8230;” gibi gökler ötesi prensiplerle o engin sinelerinde hoşgörüyle tadil edip yollarına devam etseler de, kaderin adaletini temsil edecek başkaları mutlaka çıkacaktır.</p>
<p>Dalalet, küfür ve ateizme programlanmış bir kısım ülkelerde, müsamaha ve hoşgörü olmadığı için, düşünce hürriyeti, edepli tenkit, usulünce fikir teatisi ve hakperestlik anlayışı içinde tartışma, dolayısıyla da mantık ve ilham ürünlerinden söz etmek mümkün değildir. Bence, ülkemizde yıllardan beri tiz perdeden bunca atıp-tutmalara rağmen bir çuvaldız boyu yol alınamayışının asıl sebebi de bu olsa gerek.</p>
<p>Evet, yıllar var ki bu ülkede -edebim müsaade etmediği için açık söyleyemeyeceğim- akla-hayale gelmedik çeşit çeşit ahlaksızlık hoşgörü ve müsamahadan dolu dolu nasibini aldığı halde, bir kısım Müslümanlar, hala dünkü “genci, yobaz, teokratik düzen” yanlısı ve şimdilerde “fundamentalizm” le karalanmak istenmekte ve İslam çağ dışı gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Evet, bugün hala dini duygularını ifade edenlere mürteci, yobaz, fundamentalist; milli hislerini ve geçmişi yâd edenlere de, Turancı, hayalperest damgasının vurulduğunu esefle müşahede etmekteyiz.</p>
<p>Fertleri birbirine hoşgörüyle bakmayan milletlerde ve müsamaha ruhunun tam yerleşmediği ülkelerde müşterek düşünceden ve kollektif şuurdan bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir ülkede, büyük küçük her düşünce, teâruzların, tesâkutların ağında birbirini yer bitirir; düşünürler de hep havanda su döverler ve yine böyle bir ülkede kat’iyen sağlam bir düşünce ve inanç hürriyeti teessüs ettirilemez, ettirilse de yaşatılamaz. Hatta böyle bir ülkede hukuk devletinden de söz edilemez; sureta var görülse de bir aldatmacadan başka birşey değildir.</p>
<p>Aslında müsamaha ve hoşgörünün olmadığı bir yerde sıhhatli bir basın ve yayından, ilmi düşünceden ve kültür faaliyetlerinden bahsetmeye de imkân yoktur. Günümüzde bu türden görülen şeyler ise, belli bir düşünce ve belli bir anlayışa göre sıkıştırılmış tek yanlı, tek cepheli bir kısım kısır gayretlerdir ki; bunlardan taze, yararlı ve gelecek va’deden birşeyler beklemek de abestir.<br />
kaynak: sizinti.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/hosgoru.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Telvin ve Temkin</title>
		<link>http://www.nurislam.org/telvin-ve-temkin.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/telvin-ve-temkin.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 19:52:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam ve İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Telvin]]></category>
		<category><![CDATA[Telvin ve Temkin]]></category>
		<category><![CDATA[Temkin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=510</guid>
		<description><![CDATA[Renk verme, boyama, boyanma ve farklı görünümler arzetme manalarına gelen telvin...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Renk verme, boyama, boyanma ve farklı görünümler arzetme manalarına gelen telvin; sofiye ıstılahınca, bir halden bir hale, bir tavırdan bir tavıra intikal ederek farklı renk ve görüntüler sergileme.. konup-kalktığı yerler itibariyle “müstevda” iken Hak rızası hedefli hareketleriyle hep “müstekar” olma peşinde koşanlara has önemli bir payedir.</p>
<p>Eğer telvin -bazı kimselerin de ifade ettiği gibi- her zaman değişip durmak suretiyle farklı görüntüler sergilemek ise, telvin sahibi henüz hedeflediği ufka ulaşamamış, itmi’nana erememiş, oturaklaşamamış “ibnü’s-sebil” ve “ibnü’z-zaman” diyebileceğimiz bir mübtedidir. Aksine, şayet sahib-i telvin;. ibtidayı yaşarken intihayı duyabiliyor ve değişip durmaları, konup kalkmaları &#8221; لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ Bir gün ya da onun bir bölümünde (orada) kaldık..” (yani o kadarcık bir “müstevda” yaşadık) sabitesince görüp değerlendirebiliyorsa, o, niyet, irade ve azmiyle makamdan makama, dereceden dereceye uçacak ve geçtiği noktaların üstünde sürekli hedefin gölgesini gördüğü, hafta O’nu duyduğu; ruh ve duygularıyla hep O’nunla olduğu için, yol aldığının, yollarda oturup kalktığının ve merdiven çıktığının farkına bile varamayacak; hale ait tebeddül ve tagayyürün hasıl ettiği boşlukları, her zaman niyet ve nazar ufkuyla doldurup, hususiyle de hedefin cazibe ve ihtişamıyla meşbü, meşgul, hatta mahmur bulunduğu anlarda hep elvan ü eşkalden, zevken müberra kalacaktır. Bir de, yol boyu sergilediği yüksek performansa yer yer hedef televvünlü avanslar alabiliyorsa, artık onun “müstevda”ı aynen “müstekar” demektir.. evet, böyle bir seviye insanının televvünü, “ma yeülü ileyh” itibariyle her zaman temkin sayılabilir. Bu itibarla da, bu seviyedeki hakikat yolcularının, telvinde hep temkin solukladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira bu manadaki telvin, bir ilahi şe’n ve sıfattır. Eğer o bir ilahi şe’n ve sıfatsa; zaten onda eksik ve kusur tasavvur edilemez., edilemez; çünkü Cenab-ı Hak Zat’ıyla olduğu gibi, sıfat ve şe’nleriyle de kusursuzdur ki, &#8221; كُلُّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْنٍ &#8211; O her gün (bi kem u keyf) ayrı bir şe’n ve haldedir” ayeti de bu gerçeği ihtar etse gerek.</p>
<p>Tasavvuf erbabı, telvini iki bölümde mütalaa edegelmişlerdir:</p>
<p>1- Seyr-i sülükun başlangıcında, az-çok nefis ve heva insibağıyla alakası olan telvindir ki; salik için tehlikelere, aldanmalara; mehdiyet ve mesihiyet türünden bala pervazane iddialara açık ve her zaman istikbal vaadetmeyen telvin..</p>
<p>2- Na’t-ı ilahi olan telvindir ki, Hak ve Hüda dalga boylu, acz, fakr, şükür ve tefekkür derinlikli, hüsn-ü akibete namzet, her zaman itmi’nan edalı ve geleceğin temkin basamakları sayılan televvürileri şimdiden duyma, yaşama ve aksettirebilme halidir. Böyle bir telvinde aldanma oldukça nadir.. tehlikeler az.. şatahat ve iddialar ise hemen hemen yok gibidir.. dolayısıyla da birinci tek’in gibi zahiri görkemli ve gürültülü fakat saçılıp savrulmaya namzet, renkli ve cazibedar ama heva ve hevese açık değildir.. değildir; zira:<br />
بَادْ كَاهِى رَا بَهَا مُونْ مِى بَرَدْ بَادْ كُوهِى رَا عَجَبْ ﭼوُنْ مِى بَرَدْ<br />
Rüzgar, saman çöpünü (sürükler) çöle götürür; ama dağı nasıl (sürükleyip) götürebilir ki?”</p>
<p>Mizanü’l-İrfan Sahibi de bu hususu dildade bir üslübla şöyle ifade eder:</p>
<p>Hem telaş eyler mezalikte* bütün,<br />
Eyler o tayy-ı menzil gece-gün..<br />
Bir sıfattan diğere seyreyler o,<br />
Bir makamdan ahere devreyler o.</p>
<p>Eyler ahvali tebeddül dembedem,<br />
Başka bir alemdedir hergün kadem.<br />
Eyler hem kat-i merahil daima,<br />
Her an ayrı bir televvün ru-nüma..<br />
Böyle eyler terakki-i kemal,<br />
İşte tek’in haletidir bu hal!</p>
<p>Temkin; oynak ve hafif-meşrebli olmanın zıddı; vakur, ciddi, uslu ve oturaklı olma halidir ki; tasavvuf erbabınca, istikamette derinleşip istikrar kazanma, yüzüp-gezmeden kurtularak huzur ve itmi’nana ulaşmaktan ibarettir. Böyle bir hak yolcusu, ibtidası aynı intiha, sürekli rıza ufkunun müşahedesiyle, halden hale, makamdan makama intikali farketmeden, her zaman vuslatın neşvesiyle, hüsn-ü akibetini duymanın itmi’nanını yaşar ve çok defa sefer meşakkatinin zerresini bile hissetmez.</p>
<p>Hak yolcusu, bidayet-i hal itibariyle, halin gereği, hep televvün edalıdır; zira o, seyr-i sülük-i ruhanide, esmadan müsemmaya, sıfattan mevsufa, halden makama, yolcular için uzun bir mesafe sayılan eb’adı aşarken, sürekli farklı şeyler görür, farklı şeyler duyar, farklı şeyler hisseder; bu duyuş, bu görüş ve bu hissedişler, her zaman salikin benliğini tesir altına alacağından, onun tavırlarından hep televvün akar.. ve bu yolda olma hususiyeti, hakikat yolcusunun hedefe ulaşacağı “an”a kadar devam eder. Gün gelip de “fenafillah” ufkunda, “bekabillah” hakikati zuhur edince, telvin de yerini temkine bırakır ve televvün temekkünle becayiş olur. Ve artık Mizanü’l-İrfan Sahibinin de dediği gibi:</p>
<p>Çün ere Maksud’una merd-i Hüda,<br />
“İrcit” remziyle eyler nida..<br />
Kabe-i maksüda bulunca vusul,<br />
Matlab-ı a’laya erdikde yol;<br />
İşte temkin-i tarikattir bu hal<br />
Ekmel olmuş burda erbab-ı kemal&#8230;<br />
der ve itmi’nan soluklar.</p>
<p>Temkin, itmi’nandan bir iki kadem daha üsttedir ve “ وَ لاَ يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذِينَ لاَ يُوقِنُونَ Yakıne ermemiş olanlar, seni hafifliğe (ve telvine) sevketmesin” fehvasınca ulü’l azmane bir oturmuşluğun ifadesidir.</p>
<p>Yolun başındakilerin temekkünü; sağlam niyet, ulü’l azmane irade, kaynağından tam bilgi ve yolun yol rehberiyle yürünmesine bağlıdır. Yani, maksad, rıza-i ilahi; azık, Ehl-i Sünnet anlayışı içinde dinin hayata hayat kılınması ve yolun da Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-Enam’ın rehberliğinde sürdürülmesidir ki; bunu: Gaye, Allah; maksad, O’ndan gelenlere karşı duyarlı olup olabildiğince titiz yaşamak; yol da, değişik türden ifratlar ve tefritlere karşı istikamet ifadesi kabul edilen sırat-ı müstakimdir.</p>
<p>Kendini tamamen Hakk’a adamışların temekkünü; kalben ağyar münasebetlerinden sıyrılıp, her an sinesini Hak tecellileri için pak tutmak suretiyle hazır bulunarak, ilahi varidleri avlamakla meşgul olmaktır ki; Hz. Hakkı:</p>
<p>Dil beyt-i Hüdadır anı pak eyle sivadan,<br />
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde..</p>
<p>tenbihleriyle bu gerçeğe parmak basar.</p>
<p>Arif-i billah olanların temekkünü; makam-ı cem ünvanıyla da ifade edilen ihsan şuurunun en kamil manada duyuluş ve hissedilişiyle sürekli murakabe halidir ki, “fenafillah” ve “bekabillah”ın tam tahakkukuyla, varlık, bu sayede kendi feyiz kaynağına muttali olarak teveccüh-ü tammeye erer.. ciddi bir iştiyak ve hayretle hep O’na yönelir.. vücud ve devamının, O’nun Vücüd ve Kayyumiyetinden beslendiğini duymaya başlar.. ama Rehber-i Ekmel’in ziya-i feyziyle ne vücudiye ne de şühudiyeye girmeden&#8221; عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِى وَ سُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ &#8220;le çerçevelenen hakikat dairesinden herşeyin varlığının da bekasının da O’ndan olduğu mülahazasıyla kendini daha bir güçlü, daha bir yerleşik hissederek, tam bir bekaya mazhariyetini, tam bir fenadan geçtiğini itiraf ve ifade sadedinde:<br />
هَجَرْتُ الْخَلْقَ طُرًّا فِى هَوَاكَا وَ أَيْتَمْتُ الْعِيَالَ لِكَى أَرَاكَا<br />
Topyekün varlığı senin aşk u sevdan uğrunda terkettim. Seni görme yolunda iyalimi de yetim bıraktım” der, herşeyini yollara döker ve “Seni, Seni” mülahazalarıyla dolaşır durur.</p>
<p>أَللَّهُمَّ اِنِّى أَسْأَلُكَ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَا وَ بَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَ لَذَّةَ النَّظَرِ اِلَى وَجْهِكَ وَ شَوْقًا اِلَى لِقَائِكَ * وَ صَلَّى الله عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْهَادِى اِلَى سَبِيلِ السَّلاَمِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ الْكِرَامِ آمِينُ يَا مُعِينُ!<br />
Kaynak: www.sizinti.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/telvin-ve-temkin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnancın Sihirli İkliminde</title>
		<link>http://www.nurislam.org/inancin-sihirli-ikliminde.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/inancin-sihirli-ikliminde.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 19:42:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam ve İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[İnancın Sihirli İkliminde]]></category>
		<category><![CDATA[islam iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sihirli İklim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=508</guid>
		<description><![CDATA[Hayatını inancın sihirli ikliminde sürdürebilenlere göre, peşi-peşine aydınlıkların dört bir yanı saracağı ve...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>bir baştan bir başa dünyamızın yeniden cennetlere döneceği aydınlık yarınlar o kadar yakın ve o kadar kati’dir ki; onu bugünkü hayatlarının bir parçası olarak duyup yaşayabilirler. Zira her gün, ufukta tüllenen emarelerden, emarelerde ışıldayan müjdelere; rüyalarda ağaran pırıl pırıl şafaklardan, karanlığın sinesindeki hırıltılara kadar hemen her şey, o mutlu geleceğin şivesiyle onların gözlerine ziya, iradelerine kuvvet ve ümitlerine de fer vermektedir.</p>
<p>Evet, duyguda, düşüncede uyanmış bu insanlar için, doğuşları doğuşların, dirilişleri dirilişlerin takip edip durduğu günümüz, tıpkı bin “ba’su badel mevt”in birden cereyan ettiği bir dönem gibidir. Onlar, bu binbir düğün, binbir bayram, binbir şehrayini birden duyar, birden yaşar ve artık, sadece gözleriyle kulaklarıyla değil, bütün benlikleriyle yukarılardan akıp gelen ışıkların altında, menekşe renkli hadiseleri vecd içinde seyr ede ede ruhlarına, zevkine doyum olmayan en füsunkâr güzellikleri içirirler.</p>
<p>Hayatın bütünüyle manevileşip derinleştiği, ruhun semavi varlıklar gibi kanat çırpıp sonsuzluğa açıldığı, geçmiş- gelecek bütün zamanların içiçe girip bütünleştiği ve her şeyin en içli şiirlerden daha içli, en yumuşak tüylerden daha yumuşak, en derin aşklardan daha derin ve en zevkli vuslat “an”larından daha zevkli böyle bir yaşama kuşağında, hep güzellikler tüllenir durur; hep güzel şeyler mırıldanır ve hep güzelliklere açık yaşanır.</p>
<p>Şanlı geçmişin hasreti, muhteşem geleceğin ümit ve iştiyakıyla yanıp kavrulan; izzete, onura, var olmaya susamış bizler gibi berzahtaki nesiller, bu duygu ve bu düşünceyle kendi zamanlarını aşarak, geçmişi geleceğin yanında yeniden yaşar, gürül gürül şanlı maziyi, istikbalin çağıltılarıyla bir arada dinler; bütün o sevimli eski ülkelerin, Akdeniz’in, Karadeniz’in, Ege denizi ve daha ötelerin kokusunu birden duyar ve kendilerini eski dünyaların bayırlarında at koşturan şenşakrak akıncılar gibi kanatlanmış hissederler.</p>
<p>Evet, kaybettiğimiz bütün değerler, yitirdiğimiz duygular, terkettiğimiz örfler, adetler, düşünce tarzları ve sistemler hepsi birden gözümüzün önünde canlanır; bütün mezardakiler dirilip yurtlarına, yuvalarına dönmeye ve aramızda gezmeye başlarlar. Darmadağınık dünyamızın birbirinden koparılıp sağa sola saçılan parçalarının yeniden bir araya geldiğini ve yıllar yılı birbirine düşman, birbirinden kaçan bu iklim insanının küme küme özüne döndüğünü, sarmaş dolaş olup birbiriyle bütünleştiğini zevkle seyrederiz. Tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi, bu ruh haletiyle de, görüp duymak, duyup yaşamak istediğimiz her şeyi kolaylıkla yakalar ve sahip çıkabiliriz.</p>
<p>Böyle hülyalarımızı besleyen koskoca bir mazi varidatı şelaleler gibi gönül gözlerimiz önünde en büyüleyici seslerle çağlarken, bizler, ötelerin güzelliklerine aralanan bu perdeden renkleri, şekilleri, nizam ve ahenkleri daha bir başka sezerek sinelerimizdeki gizli ezeli güzellik aşk ve ihtiyacını derinden derine duyar ve ruhumuzun derinliklerinde binbir zevke uyanırız.</p>
<p>Kim bilir, yüksek ruh ve derin gönüller daha nice bilinmedik şeyleri keşfeder ve nice ifadesi imkânsız kapalı temayüllerimizi sezerek idrak ufkumuzu aşan manevi güzellik ve hazlarla bütünleşirler.</p>
<p>En tatlı rüyalardan daha tatlı bu seziş ve bu hissedişlerde, duyup haykıramadığımız, hissedip anlatamadığımız dünkü haz ve sevinçlerimizin, bugünkü hasret ve hicranlarımızın nağmeleri duyulmaktadır.</p>
<p>En yumuşak tüylerden daha yumuşak, koyun-kuzu meleyişlerinden daha içli, civcivlerin cıvıltıları kadar yuvaların şefkat dolu ikliminden kopup gelen bu ses ve bu nağmelerle ruhlarımız dinlenişe geçer, gönüllerimiz renk renk rüyalara dalar ve gözlerimizin önünde eski yuvalarımızın ismet ve iffeti, kahraman cedlerimizin yiğitlik ve cesareti, incelerden ince milletimizin asalet ve necabeti tüllenmeye başlar. Hayal ve hatıralar, mızraplar gibi gönüllerimize inip kalktıkça, bu cennet ülkenin binbir güzellikleri içinde yetişip büyüyen bizler, kendi düşünce tarzlarımızdan, kendi idrak ve anlayışlarımızdan, kendi üslup ve şivelerimizden fışkırıp sinelerimize çarpan kendi ruhlarımızın feryat ve iniltilerini, sevinç ve çığlıklarını duyar, zevkiyle-sefasıyla, kederiyle tasasıyla kendi dünyamıza uyanır ve kendi ruh alemimize kavuşuruz.<br />
Kaynak: www.sizinti.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/inancin-sihirli-ikliminde.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam Sevgi Toplumu</title>
		<link>http://www.nurislam.org/islam-sevgi-toplumu.html</link>
		<comments>http://www.nurislam.org/islam-sevgi-toplumu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 19:37:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam ve İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Sevgi Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[islam ve sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi toplumu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nurislam.org/?p=506</guid>
		<description><![CDATA[Kur’an daima iyiye yönlendirir.insanları iyi,faydalı,güzel şeyleri  emreder,insanlara zararlı,insan için kötü olan şeyleri yasaklar...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yani İslam devletinde insanın yapacağı işler hem kendi, hem çevresine faydalı olan işler bütünü olacaktır.İnsana- ve topluma &#8211;  zararlı olan şeyler ( sigara,içki,zina,rüşvet…) hem kanunen – şeriaten – hem Allah inancı gereği yapılmayacaktır. Meleklere  iman ile insanlar gözükmeyen  bekçilerce oto kontrol  mekanizması çalışacak , insan yalnız kaldığı anda bile gücü yetse de kötülüğe , insanlara zararlı olan şeylere yönelmeyecektir …</p>
<p>Buna neden ise Ahirete olan tam iman olacaktır; her şeyin karşılığının  mahşer yerinde görüleceğini bilen insan daima iyiliğe yönelir  , somut olarak bir neden olmasa da cebinden çıkarıp muhtaçlara para verecek – zekat- , dünyada hiçbir karşılık beklemeden – kurban, hüsnü zan, sadaka…- ile insanların yardımına koşacaktır… Böyle insanları manevi olarak motive edip iyiliğe sevk edebilecek başka bir sistem , ideoloji var mıdır…!?</p>
<p>Bu  toplumda gıybet, rüşvet , insanı kötülüğe yöneltecek ahlaksız basın riyakarlık- gösteriş …olmayacak , ayrıca her emri ile insanların birbirlerine kenetlenmesini sağlamayı esas alan “ komşu hakkı , kul  hakkı , selamlaşma , kardeşlik  hukuku – Müslümanların İslam kardeşliği hukuku veya Müslüman olmayanların fıtraten ; Hz. Adem’den olan kardeşliği  &#8211; , Cuma namazı , cemaatle  namaz  , Hac  ibadeti Kurban , zekat,fıtır, sadaka…ile kaynaşma ve gıybet , riya, kibir, rüşvet , içki …gibi yasaklar ile kardeşlik ruhunu bozacak şeylerin yasaklanması , her insan için – Müslüman – Kafir- geçerli olan beş temel hak : can-mal- namus –akıl- din emniyeti , fikir hürriyeti , “ hak “ kavramının insan ilişkilerinde temel  kıstas olması …gibi emir – yasak manzumeleri ile örülmüş bir toplum için söylenebilecek tek şey “  Sevgi Toplumu “ sözcüğüdür ve İslam şeriatının dünya hedefi de  ahlaki temel esasına dayalı böyle bir huzur- sevgi toplumunu oluşturmaktır !</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nurislam.org/islam-sevgi-toplumu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
