Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda; insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kudsîler için de hususî mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhumdur.

Evet, bir tarafta anne karnından çocukluÄŸa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluÄŸa, derken yaÅŸlılık ve ölüme uÄŸrayarak upuzun bir sefere çıkmış gariplerden garip insan fertleri; diÄŸer yanda, elindeki meÅŸaleyle çaÄŸlara ışık saçan, çeÅŸitli devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri hep medeniyetin ÅŸahikalarında dolaÅŸtıran; sinesinde tutuÅŸturduÄŸu kıvılcımlarla kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuÅŸağında ölümsüzlüğe hazırlayan; aydınlık düşünceleriyle, kara deliklerin çehrelerinde Cennet’lere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın hükmettiÄŸi aynı noktalarda ümit meÅŸcerelikleri meydana getiren yüce rehber ve yüksek kametler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip dururlar; inançları, düşünceleri, dâvâları uÄŸrunda bitip tükenme bilmeyen bir göç…

Bir hakikatin deÄŸiÅŸik rükün ve yönlerinden ibaret olan iman, göç ve cihad üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya peÅŸi peÅŸine zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arz ettiÄŸinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uÄŸrunda vereceÄŸi mücadeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni ÅŸartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme… iÅŸte kudsîlerin sabah-akÅŸam baÅŸvurageldikleri üç musluklu Hızır çeÅŸmesi! Bu çeÅŸmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacaklardır. Yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar, cahiliye duygu ve tutkuları alınca da mal-menâl, yurt-yuva, evlâd ü iyâle bakmadan “bir baÅŸka diyar!” deyip yeniden yolculuÄŸa çıkacaklardır.

Dâvâ ne kadar yüksek, düşünce ne kadar yararlı ve orijinal, mesajlar ne kadar parlak da olsa, onu ilk defa duyan ruhların irdemesi, mukabelede bulunup zorluklar çıkarması kaçınılmaz ve bir ölçüde de tabiîdir. Buna göre, kendi toplumunda yeni bir iman, yeni bir aşk ve heyecan uyarmak isteyen herkes, ya mücadelesini orada açık-kapalı devam ettirecek veya hicret edip gönlünün ilhamlarına, takdimiyle vazifeli olduğu mesajlarına başka talip ve başka meşcerelikler araştıracaktır.

Birinci şıkta, o inanç ve düşünceye gönül veren her ferdin, fevkalâde dikkatli, tedbirli olması ve yenilmiÅŸlik adına ne varsa hepsini daha baÅŸtan aÅŸması ÅŸarttır. Yoksa ümit edildiÄŸi mânâda aydınlatma olamayacağı bir yana, çok defa küçük bir dikkatsizlik, az bir yanlışlık, ÅŸartların ağırlaÅŸtırılmasına, atmosferin de bütün bütün yaÅŸanmaz hâle gelmesine sebebiyet verebilir… Bir heyetin bütün fertlerinin her zaman bu denli dikkat ve teyakkuz içinde bulunmaları çok zor, hatta imkânsız olduÄŸundan, bu türlü durumlarda aydınlatma ve irÅŸadın ayrı bir iklimde devam ettirilmesi bir bakıma zarurîdir; baÅŸka ÅŸekilde hareket ve direnmelerin de hiçbir faydası yoktur.

Öteden beri her yeni düşünce, doğduğu muhitte hor karşılanıp, aleyhinde kampanyalar oluşturulmasına karşılık; o düşünce ve onu temsil eden şahısları çocukluk ve gençlikleriyle bilmeyen bir başka muhit, çok defa onlara kucak açmış ve destek olmuştur.

Bu itibarla, her kudsînin kaderinde deÄŸiÅŸmez ÅŸu çizgiler, âdeta bir fasl-ı müşterektir: Önce iman ve aÅŸk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara karşı mücadele, sonra da gerekirse insanlığın mutluluk ve saadeti uÄŸrunda yurt-yuva her ÅŸeyi feda ederek, baÅŸka âşina gönüller aramak üzere yeniden yollara dökülmek…

Hemen her yeni diriliÅŸte bu iki esas ve iki merhale çok önemlidir. Birinci merhale, ferdin ÅŸahsiyet kazanması, inançla ÅŸahlanıp aÅŸkla gerilmesi, nefis ve benliÄŸini aÅŸarak Hakk’ın âzâd kabul etmez kölesi olma merhalesidir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliÄŸi yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü “cihad-ı ekber”dir. İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeÅŸitli dalga boylarında ÅŸualar neÅŸretmeye baÅŸlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.

Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh plânında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür: İnsanın içinde bulunduÄŸu durumdan, olması gerekli olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan, aksiyon ve sisteme; donmuÅŸluk ve bozulmuÅŸluktan, kendini yenilemeye; bin bir günahın boÄŸucu atmosferinden, ruh ve kalbin hayat derecesine yükselmeye gibi… hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin fonksiyonunu tam edâ edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaÅŸanmasına baÄŸlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış ÅŸatafatlardan vicdanındaki ihtiÅŸama, özünden özüne hicrette baÅŸarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de baÅŸarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diÄŸer hicret ve ona baÄŸlı olanları da kusursuz temsil edemezler.

Bu mânâda hicret, ilk defa, insanlık semasının ayları, güneÅŸleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musa, Hz. İsa gibi yüce kametler tarafından baÅŸlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eÅŸsiz rehberi, İnsanlığın İftihar Tablosu, zaman ve mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyamete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı…

Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın eÅŸsiz temsilcisi uÄŸrunda feda eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiÄŸi noktada, daha deÄŸiÅŸik sıfat ve unvanlarla deÄŸil de “muhacir” unvanıyla yâd edilmesi ne kadar mânidârdır! Hatta bu kudsîler dönemine bir tarih baÅŸlangıcı aranırken; Nebî’nin doÄŸumu, peygamberlikle ÅŸereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz vermesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi… her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hâdise içinde hicretin seçilmesi, üzerinde hassasiyetle durulmaya deÄŸer önemli bir mevzudur.

Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her fert, hayatının her lâhzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini duyacaktır. Ayrıca çocukluk ve gençlik dönemleriyle alâkalı horlayıcı nazarlardan kurtulması, rahat ve endişesiz hareket etmesi de ancak bu mukaddes göçle tahakkuk edebilecektir. Zira, kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olduğu çevrede, o devreye has, hasımları tarafından bazı yanlarının tenkit edilmesi ihtimaline karşılık; hicretle gerçekleştirilen yeni muhitte, pırıl pırıl hâli, tertemiz düşünceleri, baş döndürücü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri olacaktır. İster bunlar isterse başka faktörler olsun, öteden beri tarihte devir açıp-devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını değiştirenler hep muhacir kavimler olmuştur.

Sosyologların tespitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi, göç eden fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Toynbee, göçebelerin kurduğu yirmi yedi medeniyetten bahseder ki; bu da hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde göçebe hâkimiyeti demektir. Kendini rahata, rehavete kaptırmamış, her an her şeyden ayrılmaya hazır, vereceği mücadelenin doğuracağı sıkıntıları önceden yaşamaya alışmış ve bir asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla mücadele etmeye ve onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
İşte ilk kudsîler ve ilk medeniyet muallimleri! Ve işte birkaç aşiretten cihan imparatorlukları kuranlar! Yıldırımlar gibi karanlık çağların bağrına inen bu insanlar, rahatı zahmette; diri kalmayı, ölüm ve ötesindeki her şeyi hakir görmede; ebed-müddet var olmayı, şartlara göre kendilerini yenilemede gördü ve ters-yüz edilmez birer güç hâline geldiler.

KeÅŸke, günümüzün nesillerini, rahattan, rehavetten, hazlarına düşkünlük ve nefsanîlikten kurtararak, ruhlarını yüce duygularla donatıp daha çok ızdırap çeken, daha çok acı ve sızı duyan ideal insanlar hâline getirebilseydik. Belki o zaman, milletçe, küçük hesapların, hasis zevklerin tesirinde kalmayacak ve bir kısım ehemmiyetsiz sıkıntılardan ötürü de hiç mi hiç yer ve yön deÄŸiÅŸtirmeyecektik…

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Ekim 1985 tarihli 81. sayısından alınmıştır.

Tags: