Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi’ÅŸ-Åžems b. Abdi Menaf el-Kureşî el-Emevî; RaÅŸid Halifelerin üçüncüsü. ÜmeyyeoÄŸulları ailesine mensup olup, nesebi beÅŸinci ceddi olan Abdi Menaf’ta Resulullah (s.a.s) ile birleÅŸmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke’de doÄŸmuÅŸtur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Åžems’tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)’ın halası Abdülmuttalib’in kızı Beyda’dır. Künyesi, “Ebû Abdullah’tır. Ona, “Ebu Amr” ve “Ebu Leyla” da denilirdi (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsabe fi Temyîzi’s-Sahabe, BaÄŸdat t.y., II, 462; İbnül Esîr, Üsdül-Ğâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165).
Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiÄŸinde Osman (r.a) otuz dört yaÅŸlarındaydı. O, ilk iman edenler arasındadır. Ebû Bekir (r.a), güvendiÄŸi kimseleri İslâma davette yoÄŸun gayret göstermekteydi. Onun bu çalışmaları neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmiÅŸlerdi. Hz. Osman, cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir’in samimi bir arkadaşı idi (Siretu İbn İshak, İstanbul 1981,121; Üsdü’l-Gâbe, aynı yer; Askalanî, aynı yer).
Hz. Osman, iman ettiÄŸi zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca baÄŸlayarak hapsetmiÅŸ ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söylemiÅŸti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyeceÄŸini söyleyince, kararlılığını gören amcası onu serbest bırakmıştı (Suyûtî, 168). PeÅŸinden o, Resulullah (s.a.s)’ın kızı Rukayye ile evlenmiÅŸti. Bazı tarihçiler bu evliliÄŸin Peygamber’in risaletle görevlendirilmesinden önce olduÄŸunu kaydederler (Suyûtî, a.g.e., 165).
Mekkeli müşriklerin iman edenlere yönelttikleri baskı ve iÅŸkenceler yoÄŸunlaşıp çekilmez bir hal alınca, Resulullah (s.a.s), ashabına HabeÅŸistan’a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmuÅŸtu. Hz. Osman’ın HabeÅŸistan’a ilk hicret edenler arasında olduÄŸu hakkında kaynaklar ittifak halindedirler. İbn Hacer birçok sahabiye dayandırarak Hz. Osman’ın, eÅŸi Rukayye ile birlikte HabeÅŸistan’a hicret eden ilk kimse olduÄŸunu kaydetmektedir (İbn Hacer, aynı yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlış bir haberin HabeÅŸistan’a ulaÅŸmasıyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke’ye geri dönmüştü. Hz. Osman da geri dönenler arasındaydı. Ancak onlar kendilerine ulaÅŸan haberin asılsız olduÄŸuna ÅŸahit olduklarında tekrar HabeÅŸistana gitmek için yola çıktılar. Hz. Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)’e şöyle demiÅŸti: “Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu NecaÅŸi’ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle deÄŸilsiniz”. Resulullah (s.a.s) ona; “Siz Allah’a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamamı sizindir” karşılığını vermiÅŸti. Bunun üzerine o; “Bu bize yeter ya Resulullah” dedi (İbn Sa’d, Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I, 207).
Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettiÄŸi HabeÅŸistan’da bir müddet kaldıktan sonra Mekke’ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine’ye hicret etmekle emrolunduÄŸunda, Hz. Osman diÄŸer müslümanlarla birlikte Medine’ye hicret etti. O, Medine’ye ulaÅŸtığı zaman Hassan b. Sabit’in kardeÅŸi Evs b. Sabit’e konuk olmuÅŸtu. Bundan dolayı Hassan, onu çok severdi (İbnül-Esîr, Üsdül-Gâbe, 585; İbn Sa’d, a.g.e., 55-56).
Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satın alarak bütün müslümanların istifadesine sunmuÅŸtu. Bu kuyunun müslümanlar için ne kadar önemli olduÄŸu Resulullah (s.a.s)’in ÅŸu sözünden anlaşılmaktadır: “Rume kuyusunu kim açarsa, ona Cennet vardır” (Buharî, Fezailu’l-Ashab, 47).
Hz. Osman, hanımı Rukayye ağır hasta olduÄŸu için, Resulullah (s.a.s)’in izniyle Bedir savaşından geri kalmıştı. Rukayye ordu Bedir’de bulunduÄŸu esnada vefat etmiÅŸ, müslümanların zaferinin müjdesi Medine’ye ulaÅŸtığı gün topraÄŸa verilmiÅŸti. Fiili olarak Bedir’de bulunmamış olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir’e katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmıştı (Üsdül-Gâbe, III, 586; Suyutî, a.g.e., 165; H.İ.Hasan, Tarihu’l-İslâm, I, 256).
Hz. Osman Bedir savaşı hariç, müşriklerle ve İslâm düşmanlarıyla yapılan bütün savaşlara katılmıştır.
Rukayye’nin vefat ediÅŸinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman’ı diÄŸer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm vefat ettiÄŸinde Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuÅŸtu: “EÄŸer kırk tane kızım olsaydı birbiri peÅŸinden hiç bir tane kalmayana kadar onları Osman’la evlendirirdim” ve yine Hz. Osman’a “Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim” demiÅŸti (Üsdül-Gâbe, aynı yer). Resulullah (s.a.s)’in iki kızıyla evlenmiÅŸ olduÄŸu için iki nûr sahibi anlamında, “Zi’n-Nureyn” lakabıyla anılır olmuÅŸtur. Zatü’r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine’de yerine vekil bırakmıştır (Suyuti, a.g.e., 165).
Hz. Osman’ın HabeÅŸistan’a hicreti esnasında Hz. Rukayye’den doÄŸan Abdullah adındaki oÄŸlu, Medine’ye hicretin dördüncü yılında bir horozun yüzünü gözünü tırmalaması sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah, vefat ettiÄŸinde altı yaşında idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 53, 54).
Hicretin altıncı yılında müslümanlar, Umre yapmak için Mekke’ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onların arasındaydı. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanları Mekke’ye sokmama kararı almıştı. Bunun üzerine Hudeybiye’de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müşriklerle diyalog kurarak, maksatlarının yalnızca umre yapmak olduÄŸunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu iÅŸ için Hz. Ömer’i görevlendirmek istemiÅŸ, ancak Hz. Ömer, bir takım geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman’ın daha uygun olduÄŸunu söylemiÅŸti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman’a verdi. Daha önce elçi gönderilen HıraÅŸ b. Umeyye el-Ka’bî’yi Mekkeliler öldürmek istemiÅŸlerdi (İbn Sa’d, a.g.e., II, 96). Müşriklerin hırçın davranışları böyle bir elçiliÄŸi tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)’a şöyle dedi: “Git ve KureyÅŸ’e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savaÅŸmaya gelmedik. Sadece ÅŸu Beyt’i ziyaret ve onun haremliÄŸine saygı göstermek için geldik ve getirdiÄŸimiz kurbanlık develeri kesip döneceÄŸiz “. Hz. Osman (r.a), Mekke’ye gidip, müşriklere bu hususları bildirdi. Ancak onlar; “Bu asla olmaz. Mekke’ye giremezsiniz” karşılığını verdiler. Onların red cevabı İslâm kârargahına Osman (r.a)’ın öldürüldüğü ÅŸeklinde ulaÅŸtı. Onun dönüşünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanındaki bütün müslümanları, ölmek pahasına müşriklerle çarpışmak üzere, bey’ata çağırdı. Bey’atu’r-Rıdvan adıyla tarihe geçen bu bey’atlaÅŸmada Resulullah (s.a.s) sol elini saÄŸ elinin üzerine koyarak, “Osman Allah’ın ve Resulünün iÅŸi için gitmiÅŸtir” dedi ve onun adına da bey’at etti. Müşrikler bu durumdan korkuya kapıldıkları için anlaÅŸma yolunu tercih etmiÅŸlerdi (İbn Sa’d, II, 96, 97).
Hz. Osman, bu arada Mekke’deki güçsüz müslümanlarla görüşmüş ve onları İslâm’ın yakında gerçekleÅŸecek olan fethiyle teselli etmiÅŸti (Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 177).
Müşrikler, Osman (r.a)’a isterse Kâ’be’yi tavaf edebileceÄŸini bildirmiÅŸler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyeceÄŸi cevabını vermiÅŸti. Hudeybiye’de bulunan sahabiler ise Resulullaha: “Osman Beytullah’a kavuÅŸtu, onu tavaf etti; ne mutlu ona” dediklerinde Resulullah (s.a.s); “Beytullah’ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmuÅŸtur” (Vakidî’den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).
Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabın en zenginlerinden biri olması, onun İslâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını saÄŸladı. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların techiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. Tarihçiler onun CeyÅŸ’ul-Usra diye adlandırılan Tebük seferine çıkacak ordunun techiz edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techiz etmiÅŸtir. Asker sayısının otuz bin kiÅŸi olduÄŸu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın dökümü şöyledir: Gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunların süvarilerinin teçhizatı, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranışından çok memnun olan Resulullah (s.a.s); “Ey Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım. Sen de razı ol” (İbn HiÅŸam, Sîre, IV,161) diyerek duada bulunmuÅŸ ve; Bundan sonra Osman’a iÅŸledikleri için bir sorumluluk yoktur” (Suyûtî, a.g.e.,169) demiÅŸtir.
Hz. Osman, Veda Haccı esnasında da Resulullah (s.a.s)’in yanındaydı. Resulullah (s.a.s) müslümanları ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)’ın yardımına müracaat etmiÅŸtir (H.İ.Hasan, a.g.e., I, 256).
Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey’at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeliÄŸi boyunca ümmetin iÅŸlerini idarede onunla istiÅŸarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)’ın vefatından önce yazdırdığı Hz. Ömer’in Halife atanmasına dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almıştır. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)’ın yazdıklarını ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmiÅŸti. Osman (r.a), yanında Ömer (r.a) ve yanında Useyd İbn Saîd el-Kurazî olduÄŸu halde dışarı çıkmış ve oradakilere “Bu kağıtta adı yazılan kimseye bey’at ediyor musunuz” diye sormuÅŸtu. Onlar da “evet” diyerek bunu kabul etmiÅŸlerdi (İbn Sad a.g.e., III, 200).
HalifeliÄŸi
Hz. Ömer (r.a), yaralanınca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için altı kiÅŸiden oluÅŸan bir ÅŸura oluÅŸturmuÅŸtu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa’d İbn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr İbn Avvam ve Talha İbn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapılan görüşmeler neticesinde, ÅŸura üyelerinden dördü feragat edince görüşmeler Hz. Osman’la Hz. Ali üzerinde devam etti. Åžura baÅŸkanı Abdurrahman İbn Avf, geniÅŸ bir kamu oyu yoklaması yaptıktan sonra müslümanların bu iki kiÅŸiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabık olduklarını gördü. Hz. Ali (r.a)’i çağırarak ona; Allah’ın Kitabı, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer’in uygulamalarına tabi olarak hareket edip etmeyeceÄŸini sordu. O, Allah’ın Kitabı ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacağı, ancak bunun dışında kendi içtihadına göre davranacağı cevabını verdi. Aynı soruyu Osman (r.a)’a yönelttiÄŸinde o, bunu kabul etmiÅŸti. Bunun üzerine Abdurrahman İbn Avf, Osman (r.a)’ı halife atadığını ilan ederek ona bey’at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; İbn Hacer, a.g.e., 463; H.İ.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz. Osman’a ikinci olarak bey’at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmuÅŸtur. PeÅŸinden de bütün müslümanlar ona bey’at ettiler (İbn Sa’d, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)’ın hilâfete geçiÅŸi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayının sonlarında olmuÅŸtur.
Osman (r.a), devlet idaresini devraldığı zaman İslâm fetihleri hızlı bir ÅŸekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Mısır ve İran, İslâm topraklarına katılmıştı. Hz. Ömer (r.a)’ın güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin saÄŸlam bir ÅŸekilde yerleÅŸmesini saÄŸlamıştı.
Hz. Osman (r.a), İslâm tebliÄŸinin girmiÅŸ olduÄŸu yayılma sürecini aynı hızla devam ettirmeye çalıştı. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve Kıbrıs’ı fethetmiÅŸ, İran’daki ayaklanmaları bastırarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmiÅŸtir.
Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldığı zaman idari kadrolarda yavaÅŸ yavaÅŸ bazı deÄŸiÅŸiklikler yapma yoluna gitti. Ancak, Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde bıraktı. İlk önce Küfe valisi MuÄŸire b. Åžu’be’yi azlederek yerine Sa’d b. Ebi Vakkas’ı atadı. Sa’d, Osman (r.a)’ın yönetime geçtikten sonra atadığı ilk validir (İbnül-Esir el-Kamil fî’t-Tarih, Beyrut 1979, III, 79).
Mısırlılarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As’ın Mısır valiliÄŸinden alınması ve yerine, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in tayin edilmesi bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olmuÅŸtu. İskenderiye halkı Bizans İmparatoru Heraklious’a mektup yazarak kendilerini müslümanların elinden kurtarmasını istediler. Ayrıca, müslümanların karşı koyacak kadar askerlerinin olmadığını da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Manuel komutasında kalabalık bir orduyu İskenderiye’ye gönderip burayı iÅŸgal etti. Bizanslılardan çekinen Kıpti halk, Hz. Osman’dan duruma müdahale etmesini istediÄŸinde o, Amr b. el-As’ı Mısır’a geri gönderdi. Amr, yaptığı savaÅŸta, Manuel’i öldürerek düşmanı büyük bir yenilgiye uÄŸrattı ve İskenderiye ÅŸehrini çevreleyen sur’u yıktı (Hicrî 25) (İbnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.İ.Hasan, a.g.e.; I, 264). Aynı yıl içerisinde anlaÅŸmalarını bozan Rey üzerine, Sa’d b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemiÅŸ; ayrıca, Deylem üzerine yürümüştür.
Sa’d b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldığı parayı geri ödemekte sıkışınca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardeÅŸi Velid b. Ukbe’yi Küfe valiliÄŸine getirdi (İbnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, beÅŸ sene Küfe valiliÄŸinde bulunmuÅŸtur. Velid, bir sabah, namazı sarhoÅŸ olduÄŸundan dolayı dört rekat kıldırmıştı. Hatırlatılması üzerine “sizin için arttırıyorum” demiÅŸti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezası vererek bunun uygulanmasını Hz. Ali’den istemiÅŸti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer’e onu kırbaçlattırmıştı. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye’yi atadı (İbnul-Esir, a.g.e., III, 107). Suyûtî, Hz. Osman’ın, ilk olarak Velid’i, Sa’d'ın yerine vali yapması yüzünden kınandığını söylemektedir (Suyutî, 172).
Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutanı Utbe b. Ferkat’ı görevinden aldı. Bunun üzerine Azerbeycan halkı isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine yürüyerek burayı itaat altına aldıktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafına yöneldi ve andlaÅŸmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25).
Bu arada Bizansla yapılan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya ve Tarsus taraflarına akınlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b. el-As’a Kuzey Afrika’yı ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr’a Kabil’e yürümesi talimatını veriyordu (İbnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altıda, Mescid-i Haram’ın geniÅŸletilmesi çalışmalarına tanık olunmaktadır. Mescid-i Haram’ın çevresindeki arsalar satın alınarak geniÅŸ bir alan elde edilmiÅŸti.
Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yılda Mısır Valisi Amr b. el-As’ı azlederek yerine Abdullah İbn Sa’d b. Ebi Serh’i getirdi. O, Kuzey Afrika’nın fethinin tamamlanması düşüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a), Ashabın ileri gelenleriyle istiÅŸare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde çok sayıda sahabinin de bulunduÄŸu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.İ. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasındaki kuvvetler, İbn Ebi Serh ile birleÅŸerek Mısır’dan batıya doÄŸru harekete geçtiler. Trablus’tan Tanca’ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans İmparatorunun valisi, İslam ordusunun topraklarına doÄŸru ilerlediÄŸi haberini alınca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz bin kiÅŸilik bir ordu hazırlayarak tedbirler aldı. Krallık merkezi olan Subaytala’ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karşı karşıya geldi. İbn Ebi Serh’in, müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi reddedilince çatışma baÅŸladı. Bu arada, ordunun Medine ile olan haberleÅŸmesi kesilmiÅŸti. Hz. Osman baÄŸlantı kurabilmek için Abdullah İbn Zübeyr’i bir askeri birlikle Afrika’ya gönderdi. Günlerce süren savaÅŸ, Abdullah İbn Zübeyr’in önerdiÄŸi taktikle kısa zamanda büyük bir zaferle sonuçlandı. Müslümanların eline geçen ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düşmüştü (İbnül-Esir, a.g.e., III, 88-90; H.İ.Hasen, a.g.e., I, 265-266).
İslâm ordularının önündeki bu engel kaldırıldıktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve Abdullah b. Nafi b. Abdulkays’a hiç vakit kaybetmeden Cebelu’t-Tarık’ı geçerek Endelüs’e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman’ın, ordunun Endelüs’e geçiÅŸini istemesi, İstanbul’un batı yönünden sıkıştırılarak fethinin kolaylaÅŸtırılması düşüncesinden kaynaklanıyordu. O, komutanlarına şöyle diyordu: “İstanbul ancak Endelüs tarafından fethedilebilir. EÄŸer orayı fethederseniz, İstanbul’u fethedenlerin ecrine ortak olacaksınız” (İbnül-Esir, a.g.e., III, 93; Ayrıca bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (İspanya) fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li’l-Hicre, İ.Ü. Ed. Fak. İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul 1978, VII, 221-225). Böylece Hz. Osman zamanında, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmış, İslâm’ın karşısındaki en büyük güç olan Bizans’ın batıdan sıkıştırılması planları uygulamaya konulmuÅŸtur.
Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)’dan izin alarak, Suriye sahillerinde oluÅŸturduÄŸu donanma ile Akdenize açılmış ve müslümanlar denizlerde de Bizans’a karşı varlık göstermeye baÅŸlamışlardı. Muaviye daha önce bu iÅŸ için Hz. Ömer’e müracaat etmiÅŸti. Ancak Ömer (r.a), o an müslümanların maslahatı bunu gerekli kılmadığı için izin vermemiÅŸti. Daha sonra ÅŸartlar bu iÅŸ için elveriÅŸli hale geldiÄŸinden dolayı Hz. Osman donanma inÅŸasının lüzumuna kanaat getirmiÅŸti. Muaviye, donanmasıyla denize açılarak, Kıbrıs Adasına çıktı. Abdullah b. Sa’d Mısır’dan onun yardımına gitti. Kıbrıs, yıllık yedi bin dinar cizye ile İslâm hakimiyetini tanımak zorunda kaldı (Hicrî 28). Bu miktar onların Bizans İmparatoruna ödediÄŸi meblaÄŸdır (İbnül-Esir, a.g.e., III, 96).
Hz. Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-EÅŸ’arî’yi görevinden alarak yerine Abdullah b. Amir el-Kureyz’i atadı (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)’ın dayısının oÄŸludur. Ebu Musa’yı azletmesinin sebebi Kûfe halkının ondan ÅŸikayetçi olmaları ve bunu Hz. Osman (r.a)’a bildirmeleridir (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 99-100).
Hz. Osman, Mescid-i Nebi’nin geniÅŸletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü taÅŸlarla yeniden inÅŸa etti. TaÅŸ sütunlar dikerek tavanını sac (bir cins aÄŸaç) ile kapattı. UzunluÄŸunu yüz altmış, geniÅŸliÄŸini de yüz elli zira’a çıkarttı (Suyûtî, 173).
Hicri otuz yılında Sa’id b. el-As’ın Taberistan’a hücum ettiÄŸi görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa’id, bir çok ÅŸehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazılarıdır.
Bu yıl içerisinde Hz. Osman, deÄŸiÅŸik eyaletlerde, Kur’an-ı Kerim’in okunması üzerine ortaya çıkan ihtilafları ortadan kaldırmak için çalışmalar baÅŸlattı. Kur’an-ı Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir zamanında tedvin edilmiÅŸti. Zeyd b. Sabit’in baÅŸkanlığında yapılan bu çalışmada, Kur’an-ı Kerim bir kitap haline getirilmiÅŸti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir (r.a)’dan sonra Ömer (r.a)’a geçmiÅŸ, onun ÅŸehadetinden sonra da Hafsa (r.anh)’nın elinde kalmıştı.
Azerbeycan sefer esnasında ordu içerisinde kıraat konusunda bir ihtilafın çıkması, ordu komutanı Huzeyfe b. Yeman’ı endiÅŸelendirmiÅŸ ve Halife’den, müslümanların emin bir ÅŸekilde okuyabilecekleri bir mushafın çoÄŸaltılmasını istemiÅŸti. Hafsa (r.anh)’ın yanında bulunan mushaf getirilerek çoÄŸaltıldı ve bütün eyaletlere dağıtıldı. Bunun dışında kalan nüshaların tamamı toplatılarak imha edildi. Bu durum karşısında Ashabın hayatta olanları oldukça rahatlamışlardı (İbnül-Esîr a.g.e., III,111-112; H.İ. Nasen, a.g.e., I, 510-513).
Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’den sonra kendisine intikal eden mührü Medine’deki Arîs kuyusuna düşürdü. Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmuÅŸ, ancak bütün aramalara raÄŸmen bu mühür bulunamayınca Osman (r.a) büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür yaptırdı. Åžehid edilene kadar parmağında kalan bu mührün kimin eline geçtiÄŸi tesbit edilememiÅŸtir (İbnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin altıncı yılında meydana gelmiÅŸtir.
İslam fetihlerinin sürekliliÄŸi ve elde edilen ganimetlerle insanların zenginleÅŸmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmiÅŸti. Bu durum, tabii olarak, İslâma uygun olmayan birtakım davranış biçimlerinin de ortaya çıkmasına sebep olmuÅŸtu. Resulullah (s.a.s)’ın yanında yetiÅŸen ve bu geliÅŸmeleri endiÅŸeyle takip eden sahabiler, bu endiÅŸelerini yer yer ortaya koymaktaydılar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasıyla tanınan ve maddi varlıklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmediÄŸine inanan Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)’dır. O, Åžam’da, Muaviye’nin uygulamalarına karşı çıktığı ve düşüncelerini söylemekte ısrarlı davrandığı için Medine’ye çağırıldı. Ebu Zerr, Medine’ye geldiÄŸinde görüşlerini Hz. Osman’a tekrarlamıştı. Bunun ardından, Halife’den izin isteyerek, Medine’ye yakın bir yer olan Rebeze’ye gidip yerleÅŸmiÅŸti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr el-Gifârî Mad.).
Bizans’a karşı kazanılan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç şüphesiz ki Latu’s-Sevârî deniz savaşıdır. Abdullah b. Sa’d'ın komutasındaki İslâm donanması, İskenderiye açıklarında Bizans İmparatoru Konstantin komutasındaki büyük donanmayla karşı karşıya geldi. Bizanslıların gemi sayısı hakkında verilen bilgiler, beÅŸ yüz ile sekiz yüz rakamı arasında deÄŸiÅŸmektedir. İslâm donanmasının sahip olduÄŸu gemi sayısı ise ikiyüz civarındaydı. Yapılan savaÅŸta Bizanslılar büyük bir bozguna uÄŸratıldı. Konstantin, Sicilya’ya sığınmak zorunda kalan (İbnül-Esir, a.g.e., III,117-118; H.İ. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, müslümanlara karşı olan deniz üstünlüğünü kaybetmiÅŸ, İslam donanmasının İstanbul sularına kadar önüne çıkacak bir güç kalmamıştı.
Fitnenin ortaya çıkışı ve Şehadeti:
Hz. Osman on iki sene hilâfet makamında kalmıştır. Bunun ilk altı senesi huzur ve güven içerisinde geçmiş ve hiç kimse yönetimin uygulamalarından şikayetçi olmamıştır. Kureyş, onu Hz. Ömerden daha çok sevmişti. Çünkü Hz. Ömer onlara karşı şeriatı uygulamada müsamahasız ve sertti. Hz. Osman ise yaratılışındaki yumuşaklık ve hoşgörü ile insanların serbestçe hareket edebilmelerine imkan sağlamıştı. Onun bu yapısından istifade eden eyaletlerdeki bir takım valiler, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlamışlardı. Yükselen şikayetleri ani ve kesin kararlarla karşılayamayınca, yavaş yavaş bir fitne ve kargaşa ortamının oluşmasına zemin hazırlanmıştı.
Endelüs’ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniÅŸ bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeÅŸitli din ve ırklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardı. Bunlar, maÄŸlup düştükleri İslâm Devleti’ne karşı her fırsatı deÄŸerlendirerek baÅŸ kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti’ni parçalayıp yok etmek için İslamın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduÄŸunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını saÄŸlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah İbn Sebe’dir. İbn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin haklı ÅŸikayetlerini kullanarak insanları Hz. Osman’a karşı kışkırtıyordu. Bir taraftan “ric’atı Muhammed” (Muhammed (s.a.s)’in tekrar dönüşü) düşüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber’in peÅŸinden hilâfet hakkının Hz. Ali (r.a)’a ait olduÄŸunu ve bunun da Allah tarafından belirlenmiÅŸ bir gerçekten baÅŸka bir ÅŸey olmadığını yayarak daha sonra ortaya çıkacak Åžia akidesinin temellerini atıyordu. Onun yaydığı düşüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)ın hakkını gasbetmiÅŸlerdi. O, Küfe, Basra ve Åžamda insanları kışkırtırken, Ebu Zerr (r.a)in haklı çıkışlarını da kendisine malzeme yapmaya uÄŸraşıyordu. (İbnü’l Esir, Tarih, III,154; H. İ. Hasan, age, I, 368-370)
Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmış olduÄŸu atamalardan dolayı Hz. Osman’ı tenkid etmeye baÅŸladılar (İbnül-Esîr. a.g.e., III, 118).
Hz. Osman’a yapılan en önemli suçlama, onun kendi akrabalarını valiliklere getirmesi, onlara bolca ihsanlarda bulunması ve yolsuzluklarını denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki ÅŸikayetlerini ona ilettiÄŸinde o, Hz. Ali’ye şöyle diyordu: “MuÄŸire b. Åžu’be’yi Ömer’in vali tayin ettiÄŸini bilmez misin?” Hz. Ali: “Biliyorum” deyince o; “O halde neden akrabalığı ve yakınlığından dolayı onu vali tayin ettiÄŸim ÅŸeklinde bir kınamada bulunuyorsun?” diye sormuÅŸtu. Hz. Ali’nin buna verdiÄŸi cevap ÅŸuydu; “Ömer vali atadığı kimseyi sıkı bir ÅŸekilde kontrol altında tutardı. En ufak hatalarını görse onları sorgular ve en ÅŸiddetli ÅŸekilde cezalandırırdı. Sen ise bunu yapmıyorsun” (İbnül-Esir, a.g.e., III, 152).
Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkında yapılan dedikoduları ve bunların sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettiÅŸler tayin etti. Muhammed b. Mesleme’yi Kufe’ye; Usame b. Zeyd’i Basra’ya; Abdullah b. Ömer’i Åžam’a ve Ammar b. Yasir’i de Mısır’a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, diÄŸerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüşlerdi. Osman (r.a) haksızlıkları gidermek, filizlenmeye baÅŸlayan ve ümmet için büyük sakıncalara sebep olacak olan fitnenin yatıştırılması için yoÄŸun bir gayretin içine girmiÅŸti.
O, gelen ÅŸikayetleri dikkatle inceliyor, baÅŸta Hz. Ali (r.a) olmak üzere Ashab’ın ileri gelenleri ile istiÅŸarelerde bulunuyordu. Ancak, Mısır’dan Medine’ye gelip, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in gayr-ı meÅŸru uygulamalarını ÅŸikayet eden bir heyetin, dönüşlerinde İbn Ebi Serh’in takibatına uÄŸramaları ve bazılarının öldürülmesi, olayların tırmanmasına sebep olmuÅŸtu. Bunun üzerine Mısır’dan altı yüz kiÅŸilik bir topluluk Medine’ye gelerek Mescid-i Nebi’de, namaz vakitlerinde Ebi Serh’in iÅŸlediklerini sahabilere ÅŸikayet ediyorlardı. Talha İbn Ubeydullah, Hz. AiÅŸe (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman’a giderek, bu insanların haklı isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’i azlederek yargılamasını istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Mısırlılar’a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr’i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr’i vali tayin etti. O, Mısır’dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine’den yola çıktı. Medine’den üç günlük bir uzaklıkta yol alırlarken devesini, sanki takip ediliyormuÅŸ gibi hızlı sürmeye çalışan bir adam gördüler. Adamı yakalayıp sorguladıklarında İbn Ebi Serh’e bir mesajı yetiÅŸtirmeye çalıştığını anladılar. Ona kim olduÄŸu sorulduÄŸunda, bazen Osman (r.a)’ın, bazan da Mervan b. Hakem’in kölesi olduÄŸunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtıklarında, içinde, “Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca… Sana ulaÅŸtıklarında onları öldür” yazıldığı ve bunun Hz. Osman’ın mührüyle mühürlenmiÅŸ olduÄŸunu gördüler. Derhal Medine’ye geri dönüp Hz. Osman’ın evini kuÅŸattılar. Hz. Ali, yanına Muhammed İbn Mesleme’yi alıp Osman (r.a)’ın evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldığını sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadığını ve yazıldığından da haberi olmadığını söyledi. Muhammed de Osman (r.a)’ı doÄŸrulamış ve bu iÅŸi düzenleyen kimsenin Mervan olduÄŸunu söylemiÅŸti. Yazıyı inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem’e ait olduÄŸunu anladılar. O esnada Osman (r.a)’ın evinde bulunmakta olan Mervan’ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu.
Onun evini kuÅŸatan asiler diyalog çaÄŸrılarına cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmiÅŸlerdi, Hz. Osman’ın fitneyi yatıştırmak ve haksızlıkları gidermek hususunda asilere yaptığı nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamıştı. Onlar, Hz. Osman (r.a)’a şöyle diyorlardı:
“Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu iÅŸten vazgeçecek deÄŸiliz. EÄŸer sana sahip çıkanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savaşırız”. Hz. Osman onlara, Allah’ın üzerine yüklediÄŸi hilafet görevini asla bırakmayacağını ve ölümün kendisine bundan daha sevimli olduÄŸunu bildirmiÅŸ, ayrıca kendini savunmak için kimseye emir vermediÄŸini eklemiÅŸti (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri ÅŸehirden kovup çıkarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istiyordu.
Bir gün kendisini kuÅŸatan asilerin karşısına çıkıp: “Ali buralarda mı? Sa’d buralarda mı?” diye sormuÅŸ, bulunmadıkları cevabını alınca biraz susmuÅŸ ve şöyle demiÅŸti: “Bana su saÄŸlamasını, Ali’ye bildirecek kimse yok mu?” Bu Hz. Ali’ye ulaşınca derhal üç kırba suyu ona göndermiÅŸti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)’ı öldürmek istediklerini öğrenince, böyle bir ÅŸeye meydan vermemek için, iki oÄŸlu Hasan ve Hüseyin’e, kılıçlarını alarak gidip Osman’ın kapısında beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarını söylemiÅŸti. Abdullah İbn Zübeyr de onlara katılmış, diÄŸer bir takım sahabiler de çocuklarını oraya göndermiÅŸlerdi. Durum çok nazik bir hal almıştı. Hz. Osman, ne asilerin haksız taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diÄŸer bölgelerden gelen, asileri savaÅŸarak Medine’den çıkarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber ÅŸehri’nde kan dökmek ve fitneyi ilk baÅŸlatan kimse olmaktan çekindiÄŸi için böyle davranıyordu. Hz. ÂiÅŸe (r.anha)’dan Resulullah (s.a.s)’ın şöyle söylediÄŸi rivayet edilmektedir:
“Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafıklar senden onu çıkarmanı istediklerinde onu, bana kavuÅŸuncaya kadar sakın çıkarma”. Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’in bu günler için kendisine bildirdiÄŸi ÅŸeylere uymaya çalışıyordu. O, şöyle diyordu: “Resulullah (s.a.s) benimle ahitleÅŸmiÅŸ olduÄŸu ÅŸey üzerinde sabretmekteyim” (Üsdül-Ğâbe, II, 589; Suyûtî, 170; İbnü’l-Esîr, III, 175).
Asilerin kendisini öldürmeye kararlı olduğunu anladığında, onların böyle bir iş işleyip katillerden olmalarını önlemek için kendilerine bir müslümanın kanının ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek şartları dahilinde helal olduğunu hatırlatıyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyeceğini anlatıp duruyordu.



0 Yorum..
You can be the first one to leave a comment.